Sabah erkenden kalktık. Kahvaltıya indik. Kaldığımız otel dört yıldızlıydı. Ve beş yıldızlı olabilmek için çabalıyordu. Bence her şeyiyle hak ediyordu. Otelin sitesinde girerek yorumlarımızı paylaştık. Hamamından saunasına kadar muhteşemdi. İstikamet Ani harabeleri ve Çıldır gölüydü.
Hemen yola çıktık. Çünkü iki saatlik bir yolumuz vardı. Gideceğimiz yolu geri dönecek ve tam tersine Çıldır gölüne ulaşacaktık. Yolda giderken köy evlerinin çatılarının saçtan yapıldığını fark ettik. Rehberimiz bize, yoğun kış şartları nedeniyle, bu çatıların dayanıklı olduğunu, buzlanma olmadığı için kar tutmadığını anlattı. Hayvancılık ön planda olduğu için, evlerin yanına ahırlar barınaklar sıralanmıştı. Doğal yaşamın kolaylıklarıydı.

Ani harabelerine geldiğimizde, etrafımızı irili ufaklı çocuklar sardı. Ellerinde el emeği göz nuru örgü çorapları satmaya çalışıyorlardı. Kadınlarda tezgah açmışlardı. Gençler ise, motorlu araçlarla ücret karşılığında harabeleri gezdiriyorlardı. Yürüyemeyecek durumda olanlar kullanabiliyordu. Harabeleri yayan dolaşmak yaklaşık üç kilometreye falan denk geliyordu. Ana giriş kapısının ihtişamıyla, kendimizi saraya giriyormuş gibi hissettik. Fakat ikinci bir kapı vardı. Nedeni ise, halkı korumak için ikinci bir kapıyla güvenliği sağlamakmış. Tarihi yapısıyla ve önemi hemen göze çarpan harabelerin durumu pek parlak değildi. Turizmin gelişmesi için pek yatırım yapılamamıştı. En büyük etken ise, kış mevsiminin uzun sürmesiydi. Ancak, yaz geldiğinde çalışmalar devam ediyormuş. Kazıların yıpranmaması için üzerleri çadırla kaplanmıştı. Yakından göremesek de, rehberimizin anlatımıyla aydınlandık. Tarih kitaplarından öğrensek te, yerinde görmek mucizeydi.

Arpaçay nehri, iki ülkenin sınırlarını belirlemişti. Karşıtaraf Ermenistan’dı. Nehir üzerinde eski yıkık dökük tarihi bir köprü vardıama, üzerinden geçilmesi mümkün değildi. Başka ülkeleri bilmemama,komşularımızla iyi geçinmek zorundayız. Yoksa bu topraklar kolaykazanılmadı. Alandaki kiliselerin çokluğuna bakınca, çarşısıyla, esnafdükkanlarıyla, fırınıyla bir yaşam olmuş buralarda…İzleri çok belirgin, ibadeteaçık yerler. Hristiyanlar her sene gelip ayin yapıyorlarmış. Yürümeye devamederken, çeşitli kavimlerin dinlerini nasıl yaşadıklarını öğreniyorduk.Mesela, dikkatimizi çeken beş tane taşlahitin ne işe yaradığını anlattı rehberimiz… Suç işleyen kişiler, bu lahitleresırt üstü yatırılıp elelri bağlanırmış. Eğer suçlu iseler, kuşlar gelipgözlerini oyarmış. Sonra da, gömülüyorlarmış. Tüyler ürperten bir durum!
Otobüs hareket ettiği zaman, Kars sınırlarından çıkıp, Ardahan ilinin sınırlarında olan Çıldır Gölü sanki buz kütlesi gibi karşımızda duruyordu. İçimden, buraları bir de yazın gezmek lazım diye düşündüm. Eminim çok güzeldir.
Gölü boydan boya geçerken, son yılların en güzel köşelerinden bir yere geldiğimizi anladık. Buzların üzerine basarken tereddütümüz vardı. Bir süre sonra alıştık. Sanki batabileceğimiz aklımızdan çıktı. Bakımlı atların şovları bizi karşıladı. Seyisler gösteri yapıyorlardı atlarıyla…Sıra sıra önümüze dizildiler. En az üç en fazla beş kişiyi faytonlara alarak son sürat gidiyorlardı. Biz çılgınca bağırırken onlarda sese göre hızlanıyorlardı. Bir tek havalanmadık. Seyis durdurmasa uçabilirdik ama, havaya değil tepetaklak yere…Neyse, sağ salim döndük. Gölün orta yerinde kocaman bir delik açılmış, balık tutuyorlardı. Tabii sarı sazan balığı…Bakınca anladık buz kütlesinin ne kadar kalın olduğunu…
Öğlen yemeğini sabırsızlıkla bekliyorduk. Nihayet saısazanın tadına bakacaktık. İlk önce masaya salatalar geldi. Herkese ayrıtabaklar içinde! Sonra balıklar… Acıktığımızdan mı yoksa balığın tazeolmasından mı, böyle bir lezzet yoktu. Bir tabak dolusu sarı sazan! Tam doydukderken, birer tabak helva gelmesin mi! Eeee….Ağzımızın tadı tam oldu. Gelsinçaylar, kahveler…
Otobüs bizi Kars meydanında bıraktı. Bundan sonrasını yayan gidecektik. Karşımızda Kars kalesi vardı. İçini gezemedik. Restorasyon yapılıyormuş. Bizde hemen yanı başındaki şair Namık Kemal’in doğduğu evi gezdik. Babasının görevi dolayısıyla burada dünyaya gelmişti. Bahçedeki ünlü isimlerin heykelleri vardı. Namık Kemal ara ara gelip kalıyormuş. Sonra burası müze haline getirilmiş ama, açık müze…Kars sokaklarında kısa bir gezintiyle beraber Rus yapımı evlerin hikayelerini dinleyerek otele döndük. Acele ediyorduk. Neden diyeceksiniz? Akşam Kars gecelerine akacaktık. Kaz eti yiyecektik. Kar üzerinde kurutulmuş kaz eti…Önce Kars peyniri ve kara kovan balık almak için, meşhur Malakan peynirciliğe uğradık. Alışverişimizi yaptık. Kargo ile gönderebileceklerini söylediler. Memnun kaldık. Kökleri Ruslara dayanan kaşar peynirinin hikayesini dinledik.

Puşkin restauranta geldiğimizde, içerisi çok kalabalıktı.Yerimize oturunca, mezeler masalarda yerini almıştı.Aşıklar sahneye çıktığında,bağlamanın sesi bizi coşkuluydu. Aşık Murat Çobanoğlu’nun yetiştirdiği sanatçılardı.Mânileriyle mest ettiler. Sonra milli duygularımızı coşturan Kafkas ekibi sahnealdı. Pırıl pırıl gençlerin çevik hareketleri görülmeye değerdi. En sonda millimarşlarla geceyi sonlandırdık. Tabii mercimekli bulgur pilavı üzerinde servisedilen kaz etinin de tadına bakmayı ihmal etmedik.
O duygularla otelimize kadar yürüdük. İyi ki geldik diyecek kadar iyiydi…

