Bu meseleye yumuşak girmenin pek anlamı yok: Barınma, bir yatırım aracına dönüştüğü anda insan hakkı olmaktan çıkıyor. Türkiye’de bugün yaşanan tam olarak bu.
Eskiden “kira mı ödeyelim, kredi mi çekelim?” diye bir tercih vardı. Şimdi o soru bile lüks kaldı. Çünkü artık ne kira ödenebilir seviyede ne de kredi çekmek erişilebilir. Büyük şehirlerde kiralar, ortalama maaşın yarısını değil, neredeyse tamamını yutuyor, hatta sizi borçlu çıkarıyor. İnsanlar ev değil, nefes alma hakkı kiralıyor.
Konut almak ise ayrı bir gerçeküstü hikâye. Bankalar kredi vermekte isteksiz, verilen kredilerin faizleri caydırıcı. Ama asıl kırılma noktası peşinat. Bir ev almak için istenen peşinatın, bazı bölgelerde neredeyse başka bir ev parasına denk gelmesi, sistemin ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor. İnsanlara “önce zaten zengin ol, sonra ev sahibi olabilirsin” deniyor açıkça.
Bu tablo yetmezmiş gibi bir de “kura ile ev sahibi olma” sistemleri var. Kesenize göre ödeme yapıyorsunuz ve size ev çıkarsa ne mutlu ama çıkmazsa ödemeye devam. Aslında sizin ödemeleriniz ve sizin gibi bir sürü kişinin ödemesi ile katılanlardan biri ev sahibi oluyor. İlk bakışta umut gibi görünen bu modeller, çoğu zaman gerçeğin sertliğini yumuşatmak için sunulan bir illüzyon. Binlerce insanın başvurduğu, ama çok azının gerçekten faydalandığı bu sistemler, barınma krizini çözmekten çok, insanların çaresizliğini oyalıyor. Umut dağıtılıyor ama çözüm üretilmiyor.
Şöyle ki zaten yüksek kiraya maruz kalan bir kiracı olarak hem kiranı ödemeye devam etmek hem de bu sisteme dahil olup buna da bütçe ayırmak, üstüne o evin sana kura ile verilecek olması tam bir insanı dibe çeken döngü. Umut sistemi kuranın zengin olması üzerine ,gerçek bu…
Buradaki asıl sorun sadece ekonomik değil; aynı zamanda yapısal ve ahlaki. Konut, yatırımcının kazanç kapısı olarak görülmeye devam ettikçe, içinde yaşayacak insan ikinci plana atılıyor. Evler, içinde hayat kurulan yerler olmaktan çıkıp, değer artışı beklenen varlıklara dönüşüyor. Bu da kiracıyı sürekli geçici, sürekli güvencesiz kılıyor.
Bugün genç bir insan için “kendi evini almak” artık bir hedef değil, neredeyse bir masal. Orta yaş grubu için ise bu, sürekli ertelenen bir plan. Emekliler için bile barınma güvencesi tartışmalı hale gelmiş durumda.
Oysa barınma bir lüks değil. Bir ayrıcalık hiç değil. En temel insan hakkı.
Gerçek çözüm; kısa vadeli kampanyalarla, kura sistemleriyle ya da sınırlı sayıda projeyle değil, uzun vadeli, sürdürülebilir ve adil bir konut politikasıyla mümkün. Kiraların denetlenmesi, sosyal konut üretiminin artırılması, boş tutulan konutların sisteme kazandırılması ve konutun yatırım değil yaşam alanı olarak yeniden tanımlanması gerekiyor.
Aksi halde, bu ülkede insanlar ev sahibi olmayı değil, “bir evde kalabilmeyi” bile hayal etmeye devam edecek. Ve en tehlikelisi şu: Hayal kuramayan bir toplum, geleceğini de kuramaz.




