Bir üniversiteyi üniversite yapan nedir?
Binaları mı? Amfileri mi? Akademik unvanlar mı? Diplomalar mı?
Yoksa bütün bunların ötesinde; soru sorabilen, itiraz edebilen, düşünebilen, üretebilen ve farklı fikirleri yan yana getirebilen insanlar mı?
Eğer cevabımız ikincisiyse, bugün üniversitelerde yaşanan bazı sorunlar üzerine çok daha ciddi düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü bilimin, özgür düşüncenin ve entelektüel üretimin en güçlü olması gereken alanlardan biri olan akademide mobbingin hâlâ varlığını sürdürüyor olması yalnızca bireysel bir mağduriyet değildir.
Bu, üniversitenin kendisine verilmiş bir zarardır.
Akademisyenlerin, araştırma görevlilerinin ve akademik hayatın daha başlangıcındaki genç insanların; meslektaşları, yöneticileri ya da kendilerinden daha üst konumda bulunan kişiler tarafından sistematik biçimde baskıya maruz bırakılması, küçümsenmesi, dışlanması, değersizleştirilmesi veya mesleki olarak önlerinin kesilmesi, “iş hayatının zorlukları” diye geçiştirilemez.
Çünkü üniversite, tam da bu davranışların karşısında durması gereken yerdir.
Bilim korkuyla üretilemez
Bilim merak ister.
Cesaret ister.
Hata yapabilme özgürlüğü ister.
“Acaba bunu söylersem ne olur?” korkusunun olmadığı bir ortam ister.
Bir akademisyen fikrini açıklarken, bir araştırmacı çalışmasını savunurken veya genç bir akademisyen hocasına farklı bir görüş sunarken öncelikle makamı değil, bilgiyi düşünmelidir.
Oysa mobbingin olduğu bir akademik ortamda bunun tam tersi yaşanır.
İnsanlar bilimsel olarak neyin doğru olduğunu düşünmekten önce, “Bunu söylersem başıma ne gelir?” diye düşünmeye başlar.
İşte o noktada bilim zarar görür.
Çünkü korkan insan yalnızca susmaz.
Zamanla soru sormayı bırakır.
İtiraz etmeyi bırakır.
Üretmekten vazgeçer.
Ve sonunda o kurumdan uzaklaşır.
Belki de üniversitelerin kaybettiği en büyük değer tam olarak budur: Kendi potansiyelini gerçekleştirebilecek insanların sessizce sistemin dışına çıkması.
En büyük kayıp, giden kişinin CV’sinde yazmaz
Akademik camiadan ayrılan her yetenekli insanın kaybını bir istatistikte göremeyiz.
Bir araştırma görevlisinin akademiden vazgeçmesi yalnızca bir kadronun boşalması değildir.
Belki bir proje yarım kalır.
Belki bir araştırma hiç yapılmaz.
Belki bir öğrenci, kendisine ilham verecek bir akademisyenle hiç karşılaşmaz.
Belki yıllar sonra dünyaya katkı sağlayabilecek bir fikir, daha ortaya çıkmadan yok olur.
Üniversite aslında yalnızca bugün sahip olduğu akademisyenleri değil, yarının bilim insanlarını da kaybedebilir.
Ve bu kaybın bedeli çoğu zaman hemen görünmez.
Akademik hiyerarşi, kişisel iktidar alanına dönüşmemeli
Akademik hayatın elbette bir hiyerarşisi vardır.
Profesör, doçent, doktor öğretim üyesi, araştırma görevlisi…
İdari sorumluluklar ve akademik yetkiler de vardır.
Ancak akademik hiyerarşi, insan onurunun üzerinde değildir.
Bir unvan, bir başka insanı aşağılamanın gerekçesi olamaz.
Bir makam, eleştiriyi susturma aracı haline gelemez.
Bir yöneticinin yetkisi, kendisine bağlı çalışan kişinin üzerinde psikolojik baskı kurma hakkı vermez.
Tam tersine, yetki arttıkça sorumluluk da artmalıdır.
Özellikle akademik yöneticilerin görevi yalnızca iş dağıtmak, performans değerlendirmek veya idari karar vermek değildir.
Aynı zamanda bilimsel üretimin yapılabileceği sağlıklı bir çalışma ortamını korumaktır.
Çünkü yöneticinin görevi korku yaratmak değil, güven yaratmaktır.
“Böyle gelmiş, böyle gider” diyemeyiz
Mobbing konusunda en tehlikeli cümlelerden biri şudur:
“Biz de zamanında bunları yaşadık.”
Hayır.
Bir insanın geçmişte uğradığı haksızlık, bugün başkasına haksızlık yapmasının gerekçesi olamaz.
“Akademide bunlar olur.”
Olmamalı.
“Hocadır, bir bildiği vardır.”
Unvan, her davranışı meşru hâle getirmez.
“Dayan, geçer.”
Bir insanın psikolojik olarak yıpratılmasını normalleştirmek, sorunu çözmez. Yalnızca bir sonraki mağdurun önünü açar.
Üniversitelerde artık bu kültürün sorgulanması gerekiyor.
Hukukun varlığı neden yetmiyor?
Mobbingin hukuki sonuçlarının bulunması elbette önemlidir. Ancak yalnızca hukuki yaptırım ihtimalinin varlığı, kurumların sağlıklı işlemesi için yeterli değildir.
Çünkü mesele yalnızca “yasaya aykırı bir davranış oldu mu?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Biz nasıl bir akademik kültür oluşturuyoruz?
İnsanların birbirine saygı duyduğu, eleştirinin kişiselleştirilmediği, genç akademisyenlerin desteklendiği, bilgi paylaşımının teşvik edildiği bir kültür mü?
Yoksa makamların konuştuğu, insanların sustuğu, farklı fikirlerin tehdit olarak algılandığı ve akademik başarının yanında “itaat”in de görünmez bir kriter hâline geldiği bir kültür mü?
İkinci seçenek yalnızca insanları yormaz.
Bilimi yavaşlatır.
Üniversiteler içi boşaltılmış yapılara dönüşmemeli
Bir üniversitenin duvarlarında “bilim”, “özgür düşünce”, “araştırma” ve “eleştirel düşünme” yazabilir.
Ama o duvarların içinde insanlar düşüncelerini açıklamaktan korkuyorsa, bu kavramların içini doldurmak mümkün değildir.
Üniversitenin gerçek değeri tabelasında değil, insanlarının düşünme özgürlüğündedir.
Bilim insanını susturan bir kurum, bir süre sonra bilimsel üretimini de kaybeder.
Yetenekli insanlarını küstüren bir kurum, zamanla vasatlığı ödüllendiren bir yapıya dönüşebilir.
Çünkü en yetenekli insanlar her zaman en fazla dayanan insanlar değildir.
Bazen en yetenekli olanlar, başka bir yerde yeniden başlayabilecek güce sahip oldukları için ilk gidenlerdir.
Ve belki de üniversitelerin bugün kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
“Biz kimleri kaybediyoruz?”
Akademisyenlerin sesini duymak zorundayız
Bu yazının amacı herhangi bir kişiyi suçlamak değil.
Bir kurumun, bir makamın ya da bir akademik unvanın hedef gösterilmesi hiç kimseye fayda sağlamaz.
Ama sistemik bir sorunu görmezden gelmek de çözüm değildir.
Akademisyenlerin sesini duyurmak gerekir.
Araştırma görevlilerinin yaşadıklarını konuşabilmesi gerekir.
Genç akademisyenlerin korkmadan destek isteyebilmesi gerekir.
Mobbing iddialarının etkili ve bağımsız mekanizmalarla değerlendirilebilmesi gerekir.
Şikâyet eden kişinin daha fazla zarar görmeyeceğine dair güven oluşturulması gerekir.
Ve en önemlisi, üniversitelerde başarı kadar insana saygının da akademik kültürün temel unsurlarından biri olduğu hatırlanmalıdır.
Çünkü üniversite yalnızca bilgi öğreten bir kurum değildir.
Aynı zamanda topluma nasıl bir insan ilişkisi modeli sunacağını gösteren bir yerdir.
Bir öğrencisine eleştirel düşünmeyi öğreten akademisyen, kendi kurumunda eleştirdiği için cezalandırılıyorsa burada büyük bir çelişki vardır.
Özgür düşünceyi anlatıp özgür düşünceden korkmak mümkün değildir.
Bilimi savunup bilim insanını değersizleştirmek mümkün değildir.
Eğitimi savunup eğitimcinin onurunu görmezden gelmek mümkün değildir.
Çünkü mesele yalnızca bugün değil, yarın
Bugün mobbing nedeniyle akademiden uzaklaşan bir akademisyen, belki de yarının çok önemli bir bilim insanıydı.
Bugün susturulan bir araştırmacının yarın ortaya koyacağı çalışma belki binlerce insanın hayatına dokunacaktı.
Bugün üniversiteden ayrılan genç bir akademisyenin yetiştireceği öğrenciler belki geleceğin öğretmenleri, bilim insanları, sanatçıları olacaktı.
Bilmiyoruz.
Ve tam da bu yüzden kaybedilen her insanı yalnızca “bir çalışan eksildi” diye değerlendiremeyiz.
Bir fikir eksildi.Bir ihtimal eksildi.Bir gelecek ihtimali eksildi.
Üniversitelerin içinin boşalmasını istemiyorsak önce insanlarını korumalıyız.
Çünkü bilim, korkunun olduğu yerde değil; merakın, özgürlüğün, dayanışmanın ve güvenin olduğu yerde gelişir.
Mobbinge “dur” demek yalnızca mağdurun yanında durmak değildir.
Bilimin yanında durmaktır.
Üniversitenin anlamını korumaktır.
Geleceğin bilgisini ve insanını korumaktır.
Ve belki de artık hepimizin sorması gereken soru çok basit:
Akademisyenler neden üniversitelerden ayrılıyor ve biz gitmelerine neden izin veriyoruz?




