Bir zamanlar çocuklara “Oku, iyi bir meslek sahibi ol” denirdi. Bu cümle, toplumun üzerinde uzlaştığı en güçlü vaatlerden biriydi. Bugün ise aynı cümle, birçok genç için inandırıcılığını kaybetmiş durumda.
Türkiye’de binlerce insan yıllarca emek vererek üniversite bitiriyor. Sınavlara hazırlanıyor, harçlıklarından fedakârlık ediyor, ailesinin umutlarını omuzlarında taşıyor. Mezun olduğunda ise kendisini eğitimini aldığı meslekten tamamen farklı bir işte buluyor. Öğretmen satış danışmanı oluyor, mühendis çağrı merkezinde çalışıyor, sanat eğitimi alan biri bambaşka sektörlerde tutunmaya çalışıyor.
Elbette insan hayatı bazen yön değiştirebilir. Kendi isteğiyle farklı alanlara yönelenler de vardır. Ancak bugün yaşanan durum çoğu zaman bir tercih değil, zorunluluktur.
Daha da düşündürücü olan ise bunun artık sıradan karşılanmasıdır. “İş bulduğuna şükret.” cümlesi, hayallerin yerini almıştır.
Bir diğer sorun ise liyakat konusudur. Günümüzde buna daha yumuşak bir ifadeyle “network” deniliyor. Elbette mesleki çevre edinmek, referans göstermek hayatın doğal bir parçasıdır. Fakat bilgi ve emeğin önüne ilişkilerin geçtiği her durumda, yalnızca bireyler değil, mesleklerin itibarı da zarar görür. Hak ederek o koltuklarda olması gereken insanlar dışarıda kalırken, sistem güven kaybeder.
Bunun sonuçlarını en çok gençlerde görüyoruz. Yeni nesil artık yıllarca sınav maratonuna girmenin, diploma almanın gerçekten bir karşılığı olup olmadığını sorguluyor. Çünkü çevresinde gördüğü örnekler, çalışmanın tek başına yeterli olmadığını düşündürüyor. Umudun yerini kuşku aldığında ise eğitim sistemi de motivasyonunu kaybediyor.
Sıkça söylenen “Sevdiğin işi yapamıyorsan yaptığın işi sev.” sözü de her zaman gerçekçi değildir. İnsan elbette bulunduğu işi en iyi şekilde yapmaya çalışmalıdır. Ancak yıllarca emek verdiği mesleğini hiç yapamayan birine sürekli bunu söylemek, yaşadığı hayal kırıklığını görmezden gelmektir. İnsan sadece maaş kazanmak istemez; ürettiğini hissetmek, eğitimini değerlendirmek ve emeğinin karşılığını görmek de ister.
Bugün tartışmamız gereken konu sadece işsizlik değildir. Asıl mesele, insan kaynağının doğru yerde kullanılamamasıdır. Doktorun doktorluk, öğretmenin öğretmenlik, sanatçının sanatını yapabildiği bir düzen yalnızca bireyleri değil, ülkenin geleceğini de güçlendirir.
Çünkü bir toplumda diplomaların değeri sorgulanmaya başladığında, aslında sorgulanan sadece eğitim değildir; adalet, fırsat eşitliği ve gelecek umududur.
Belki de artık yeniden şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Gençlere gerçekten emeklerinin karşılığını alabilecekleri bir gelecek sunabiliyor muyuz?
Unutmayalım ki bir ülkenin en büyük kaybı, yetişmiş insanını yurt dışına göndermesi değildir. Asıl kaybı, kendi ülkesinde yetişmiş insanını kendi mesleğinden uzaklaştırmasıdır.




