Zaman nedir? Döngüsel midir çizgisel midir? Felsefi olarak bunlar “büyük sorular” dır. Bu soruların cevaplarını herkes kendine göre versin lakin kendi ölçülerimize göre belirlemiş olduğumuz ve adına 21. yüzyıl dediğimiz zamanın tanıklığını yapıyoruz. Ve binlerce yıldır bu zaman içerisinde akıp giden ve tanıklığını yaptığımız bu hayatın anlamını arıyoruz. Kültürel bir varlık olarak yaşadığımız dünyaya, içinde bulunduğumuz koşullara, etrafımızı saran maddi varlığa ve hissettiğimiz, duyumsadığımız maneviyata anlam arayışımız devam ederken, başımıza gelen olayları da zamanın ruhuna göre tecrübe etmeyi sürdürüyoruz.
Bıkmadan sürdürdüğümüz bu arayış, gündelik yaşamımızda alışkanlıklar edinmemize vesile olan inanç merkezimizin etrafında şekilleniyor. Her topluluk kendine göre kutsal saydığı inancının çevresinde toplanırken, Anadolu coğrafyasının bu zaman diliminde yaşayan bizler de çoğunlukla İslam inancı çerçevesinde bir araya geliyoruz. Hayatı, varlığı ve fizik ötesi durumları hep bu anlayışla algılıyor, ifade ediyor ve içselleştiriyoruz. Dolayısıyla İslam kaynaklarında korunması ile muhafazası gereken durum ve hususların bazı başlıklar altında işaret edilmiş olduğunu, tümel ilkeler ışığında defalarca zikredildiği görüyoruz.
NEDİR BU HUSUSLAR?
İnancımız gereği korumamiz gereken hususları “canı muhafaza”, “aklı muhafaza”, “nesli muhafaza”, “malı muhafaza” ve “dini muhafaza” başlıkları altında toplayabiliriz. Bu başlıkların varlığımızla alakalı en önemli koruyucu ilkeler olduğu açıktır. Sahibi olduğumuz bu değerlerin korunması, muhafazası gün geçtikçe daha da artarak devam eden bir gerçek olarak önümüzde dururken, bunları tehdit eden her şeyi de kötü olarak nitelemeye devam ediyoruz.
Doğa kaynaklı afetleri (deprem, sel, yangın vb.) canı muhafaza, nesli muhafaza, malı muhafaza ilkeleri üzerinden sorguladığımızda Allah’ın irade ettiği sünettullah çerçevesinde işleyen, doğal süreçleri belirleyen tabiat kanunlarını görüyoruz. Ki bu varlık kanunlarına ve iradeye aykırı hareket eden her kim olursa olsun tabiatın cevabıyla karşılaşmaktadır. Ormanların yanması, derelerin taşması, depremlerin olması hadisesinde bunları çok tecrübe etmiyor muyuz?
Tecrübe ediyoruz ki konforu için doğal süreci, doğal yasaları ve kendi iradesiyle tesis ettiği yasaları hiçe sayan insan, bu vurdumduymazlığının faturasını sürekli ödemektedir. Yasa demişken hukuk devletinde; devlet adına hareket eden kişi ve makamlar, güçlerini yasalardan alır. Yasa olanak tanıyor ise gerekli kamu gücünü kullanır. Bu gücün ölçüsü de “hukuk sınırları” içerisinde olmak durumundadır. Dolayısıyla “yetki-görev ve sorumluluk” ilkesi bir birini tamamlayan ve vazgeçilemez unsurlardır. Ayrıca tarafsız, adil ve evrensel hukuka hepimizin ihtiyacı vardır. İster kamu gücünü kullanan kişi veya kurumlar olarak siyasetçiler gerekse de sade vatandaş olarak bizler.
Hukuku siyasete tercih edenler okyanusta pusulasız yelken açanlardır. Hukuksuzluk kaos ve anarşi doğurur. İnsan doğasının en önemli özelliği hayatta kalabilme refleksiyle hareket etmesidir. Bu refleks korunmaya-varlığını sürdürmeye duyduğu gereksinimi ortaya çıkartır. Bu gereksinimi karşılamak üzere de insanlar, toplum halinde yaşar ve birbiriyle dayanışma içinde olurlar. Bu dayanışma ruhuna İbn Haldûn, asabiyet yakıştırmasını yapar.
Toplum olarak gerek sünnetullah dediğimiz Allah’ın varlık kanunlarını gerekse de kendi yaptığımız toplumsal anlaşmalardan kaynaklı beşeri kanunları uygulamıyoruz. Kanuna riayet yeteneğimiz yok denecek kadar az. Bu yeteneğin bize kazandırılması şart gibi gözüküyor. Çünkü kanuna riayet etmeyen bir milletin siyasetçisi de bürokratı da mensubu olduğu halkı taklit eder. Yani halk olarak biz kanuna riayet etmezsek yöneticilerimizi de denetleyemeyiz. Kanuna riayet sadece seçtiğimiz siyasiler, kamu görevlileriyle alakalı bir durum değildir. İki tarafın riayetsizlik adına anlaştıkları bir sistemde güvenli hiçbir mekan üretemezsiniz. Bu anlamda ahlaksızlığı hayatının merkezine yerleştiren bir toplum ahlaksız yöneticileri düzeltemez.
NE YAPMAMIZ GEREKİYOR?
Küfür hakikati örtmek, Allah ikidir, üçtür demekse; varlıktaki yasaları görmezden gelmek, yanlışta ısrar etmek, varlığı hoyratça kullanmak ve bunların sonuçlarını kadere bağlamak nedir? Bu noktada kadere fatura edilen her şey Allah’a iftira değil midir?
Velhasıl dostlar, afetleri anlamak, direnç geliştirmek ve en az zararla atlatabilmek adına yaşam biçimimizi, riayet etmediğimiz ilahi ve beşeri kanunları önümüze alıp düşünmemiz gerekiyor. Her afetten sonra ben nerde yanlış yaptım şarkısını söylemektense, ben kendime nasıl çekidüzen veririm anlayışını benimsememiz gerekiyor. Görülüyor ki afetleri küçülten veya büyüten bizim yaşam alışkanlıklarımız ve hayatı nasıl algıladığımızdır. Durum onu gösteriyor ki içinde bulunduğumuz doğal düzene bakışımızda bir arıza, eksiklik, aksaklık ve sakatlık söz konusudur. Doğa kendisini insanoğlu için değiştirmeyecektir. İnsan parçası olduğu doğal bütüne saygı duymalı ve ona uygun yaşama alışkanlıkları edinmelidir. Bütün insanlığa hitap eden bir anlayışın yerel çıkarları göz önünde bulundurmayacağı hesap edilmelidir. Aynaya sürekli bakmak ve içinde bulunduğumuz tabiatın canlı olduğunu idrak etmeliyiz. Bu tabiatın bir parçası olduğumuzu, uyum içinde hareket etmemiz gerektiğini anlamak için daha neler yaşamamız gerekiyor acaba!?
Afetsiz günler dileğiyle…

