Gündemimizdeki olaylar her geçen gün farklı bir hâl almaya başladı. Birikti birikti, sonunda patladı… Sanki cam bir fanusun içinde yaşıyoruz. Televizyonu artık “Acaba bugün ne olacak?” diyerek açıyoruz. At gözlüklerimizi taktık, kim ölmüş, kim yaşamış, kim hastalanmış, düşünmeden sadece bugün “var” olmaya çalışıyoruz.
Kullandığımız eşyaların bir ömrü vardır. Ne kadar çok kullanılırsa yıpranır, eskir. Farkında olduğumuz, gençken, eşyaları değiştirirken gösterişli ve süslü olmalarıdır. Farkında olmadığımız ise, yaş ilerledikçe hafif, taşınabilir, silinebilir, kir izi belli olmayan eşyaların seçimidir.
Kızım doğduğunda, onu kucağıma almak için biraz beklemiştim. Öyle ya, önce bebek yıkanacak, temizlenecek, kontrolleri yapılacak ve ancak öyle teslim edilecekti bana! Eşim ise, doğumhanenin kapısına kadar gelmiş, bebeği ilk o görmek istemişti. O yıllarda bebek kaçıran çeteler vardı, kendince önlem almaya çalışmıştı. Sonra, evimize getirdik bebeğimizi… Gelen-giden akrabalar derken, benim için en önemli kişi eşimin yaşlı dedesiydi. Çocuğumuzun ismini kulağına o okumuştu. Ardından, iki elini de bebeğimizin üzerine koyarak bana şu sözleri söylemişti:
— İnsanoğlu en zor doğan, büyüyen varlıktır kızım. Sadece doğurmak değil, yirmi yaşına kadar peşinden koşacaksın. Gözünün içine bakacaksın.
Çok etkilenmiştim. Hâlâ kulaklarımda çınlar bu sözler… Bir annenin ve babanın en önemli görevi, çocuk büyütmekti. İyi bir insan, iyi bir vatandaş yetiştirmek, iyi bir gelecek hazırlamaktı.
Peki, bu çocuğun kaderi nasıl olacaktı?
Ben bunları düşünürken, yüzbinlerce anne-baba da aynı şeyleri düşünüyordu. Ama sağlıklı bir şekilde dünyaya getirmek için gösterdikleri çabanın, kötü niyetli kişilerin kötü emellerine alet olacağını nereden bileceklerdi? Dünyaya sağlıklı gözlerle açılan bebeklerin suçu neydi?
Doğal afetler, yangınlar, depremler, su baskınları zaten canımızı fazlasıyla yakıyor. Peki ya bitmeyen savaşlar? Ya bitmeyen ölümler? Ya her geçen gün biraz daha fazla kaybettiğimiz insanlık?
Yaşamı kolaylaştırmak için teknolojiden yararlanırken, kendi elimizle yaptığımızı kendi elimizle yok ediyoruz. Kullandığımız her yeni cihaz, her yeni gelişim, bazen bir diğerini, bazen de daha fazlasını silip süpürüyor. Tüketim kültürünün acımasız döngüsü, bir zamanlar değerli olan eşyayı bugün “eskidi” diye bir kenara atmamıza neden oluyor. Ama insan hayatı, eşyaların aksine, öyle kolayca yenilenebilen bir şey değil.
Eşyaları değiştirebiliriz, ama kaybettiğimiz değerleri, insanların hayatlarını geri getirebilir miyiz? Bir insan eskidiğinde ya da kaybolduğunda ne yaparsınız? Onu değiştirebilir misiniz? İşte bu yüzden, her şeyin bir ömrü olduğu gibi, yaşamın da bir ömrü var. Ama bu ömür ne kadar değerli, ne kadar anlamlı kılınacak, bizlerin ellerindedir.
Saygılarımla…

