‘İlkleri unutulmaz, sonları kaçınılmaz’

0
84

BluTV’de izleyicilerle buluşan ‘İlk ve Son’ dizisi, ikinci sezonuyla final yaparak izleyicilere veda etti. İkinci sezonda Hazal Subaşı ve Ulaş Tuna Astepe’nin canlandırdığı Nilüfer ve Cihan’ın hikayesi, aşkın hem büyüleyici hem de yıkıcı yanlarını ekrana taşıdı.

Hakan Bonomo’nun kaleminden çıkan senaryo, Devrim Yalçın yönetmenliğinde, bir ilişkinin anatomisini mercek altına alırken, ilişkilerin kırılgan doğasına ve bireylerin geçmiş travmalarının bağlarına nasıl şekil verdiğine dair derinlikli bir portre çizdi.

RİSKLİ BİR ADIM

‘İlk ve Son’, ikinci sezonunda hikayesini ve karakterlerini tamamen yenileyerek aslında riskli bir adım attı. İlk sezon Deniz (Özge Özpirinçci) ve Barış’ın (Salih Bademci) ilişkisine odaklanırken, ikinci sezon Nilüfer (Hazal Subaşı) ve Cihan (Ulaş Tuna Astepe) ile bambaşka bir dinamiği keşfetmeye yöneldi.

İlk sezonun tutkulu ve yıpratıcı aşk hikayesi, ikinci sezonda geçmiş travmaların ağırlığıyla yer değiştirdi. Bu değişim belki de her iki sezonun da kendi içinde güçlü bir dramatik yapı kurmasını sağladı.

Farklı karakterlerle izleyicinin karşısına çıkılmasına rağmen, Hakan Bonomo’nun yazımındaki derinlik ve Hazal Subaşı ile Ulaş Tuna Astepe’nin performansları sayesinde dizi, önceki sezonunun yarattığı etkiden ödün vermedi. Hatta ilk sezona yapılan göndermeler de -‘Colombo’dan Deniz’in bir durakta Nilüfer’e küfretmeyi öğretmesi…- yüzümüzde bir gülümsemeye neden oldu.

TOKSİK BAĞIN CAZİBESİ

Toksik ilişkiler, genellikle tutku ve kaosun iç içe geçtiği, bireylerin duygusal olarak yıprandığı ama bir türlü kopamadığı bağlardır. Bu tür ilişkilerde, sevgi ile bağımlılık arasındaki sınır bulanıklaşır ve taraflar, birbirlerine zarar verdiklerini bilseler de o bağın cazibesine kapılmaktan kaçamazlar. Toksik bir ilişkiyi bu kadar çekici kılan, genellikle inişli çıkışlı bir duygusal döngünün yarattığı adrenalin ve partnerlerin birbirinde iyileştirmeye çalıştığı eksik yanlardır. Ancak bu çaba, çoğu zaman iyileşmekten çok daha derin yaralar açar.

‘İlk ve Son’, tam da bu karmaşık dinamiği merkezine alarak izleyiciyi kendine çekiyor; toksik bir ilişkinin hem çekiciliğini hem de yıkıcılığını iliklerimize kadar hissettiriyor. Bu nedenle izleyici, Nilüfer ve Cihan’ın iniş çıkışlarını izlerken kendini onların hikayesine kaptırıyor çünkü bu duygusal çalkantı, gerçek, belki birçoğumuzun da kendi hayatlarında aşina olduğu türden…

BAĞLILIK, GÜVENSİZLİK, GEÇMİŞ YARALAR…

6 bölümüyle izleyiciyle buluşan dizi, Nilüfer ve Cihan’ın tanışmasıyla başlıyor. Bir geçmişlerini bir geleceklerini gördüğümüz çiftin ilişkilerinin mutlu anlarının yanı sıra karanlık yüzü de cesurca gösteriliyor. Nilüfer ve Cihan, birbirine tutkuyla bağlı iki karakter olsa da, bu bağlılıklarının altındaki güvensizlikleri, korkuları, birbirlerine duydukları sevginin yoğunluğu ve geçmiş yaraları hikayelerini trajik bir yöne sürüklüyor.

Nilüfer’in de Cihan’ın da ailelerinden alamadığı sevgi, ilişkilerinin dinamiklerini hem derinleştiriyor hem de gerilim yaratıyor. Nilüfer, babasının intiharı nedeniyle sürekli annesini suçluyor. Cihan’ı da babasının yerine koyuyor çünkü Cihan annesin temsil ettiği şeylerin tam tersi… Annesi ne derse tersini yapmak, kontrolünden çıkmak istiyor. Yeri geliyor düğün gününde annesine “Senden ayrılıyorum” diyor.

Cihan’da da durum farklı değil. Babası, yıllarca annesini hasta diyerek manipüle ediyor. Ablasına da, kendisine de ‘normal’ olması için şiddet uyguluyor. ‘Serseri’ ve ‘işe yaramaz’ sıfatlarından başka bir şey duymayan Cihan da bu nedenle, belki de inadına babası ne derse tam tersini yapmak, onun istediği biri olmamak istiyor. Para kazanacağı bir işi yok, yazar olmak istiyor. Hatta belki de kendi hikayesini yazıyor öykülerinde, yan rol olarak da Nilüfer’i ekliyor…

İki karakter sevmeyi de sevilmeyi de bilmiyor. Bunu birbirlerinde arıyorlar, bu nedenle birbirlerine zarar verseler de bırakamıyorlar. Çocukları Elif dünyaya geliyor ama Elif’i de nasıl seveceklerini bilmiyorlar çünkü kendilerinin büyüyemediklerinin farkında değiller.

‘KALBİMİN EN NAZLI YERİNDE, YERİN VAR DERİNDE’

‘İlk ve Son’, yeni sezonunda izleyiciyi her bölümde gözyaşlarına boğarak hikayesinin duygusal gücünü kanıtlıyor. Dizi, karakterlerin travmalarını, çaresizliklerini ve hatalarını öylesine çarpıcı bir şekilde işliyor ki bu samimiyet, izleyiciyi derin bir empatiye sürüklüyor. Nilüfer ve Cihan’ın ilişkilerinin kırılma noktaları izleyiciyi kimi zaman yalnızca bir seyirci olmaktan çıkarıp, karakterlerin duygularını bizzat yaşayan bir katılımcıya dönüştürüyor.

Dizi, hikayesini yalnızca güçlü senaryosu ve oyunculuklarıyla değil, aynı zamanda özenle seçilmiş müzikleriyle de taçlandırıyor. Her bölümde kullanılan şarkılar ve arka plan müzikleri, izleyicinin duygusal deneyimini derinleştirerek hikayenin etkisini katlıyor. Fatih Erkoç’tan ‘Afedersin’, Yaşar Kurt’tan ‘Hadi Baba Gene Yap’, Mansur Ark’tan ‘Silinmez’, Sena Şener’den ‘Affetmen’, Müslüm Gürses’ten ‘Nilüfer’ ve dahası… Müzikler, yalnızca sahnelere eşlik etmekle kalmıyor; adeta karakterlerin duygularını dile getiren bir araç haline geliyor.

Dizinin aynı zamanda şarkıların dinlenme sayılarına etkisi de olmuş. Burak Sakar’ın aktardığına göre, 2004 çıkışlı ‘Silinmez’, geçtiğimiz haftaya kadar Spotify’da toplamda 1,1 milyon dinlenirken yalnızca son 10 günde 1,2 milyon dinlenmeye ulaşmış. Günlük dinlenme sayısı ise 200 binin üzerine çıkmış.

OYUNCULUKLAR ÜZERİNE

Başrolü paylaşan Hazal Subaşı ve Ulaş Tuna Astepe’nin uyumu, hikayeyi taşıyan en güçlü unsurlardan biri. Hazal Subaşı, Nilüfer’in kırılgan ama bir o kadar da güçlü yapısını, duygusal gelgitlerini ve iç çatışmalarını öylesine doğal bir şekilde canlandırıyor ki izleyici kendini onun hikayesinin bir parçası gibi hissettiriyor. Özellikle karakterin bastırdığı öfkelerini ve duygusal patlamalarını Subaşı’nın performansı sayesinde içselleştirmek mümkün.

Ulaş Tuna Astepe ise Cihan karakterine karmaşık ve derin bir boyut kazandırıyor. Cihan’ın boşvermiş, yer yer agresif ve hatta bazen kaybetme korkusuyla çırpınan doğası, Astepe’nin başarılı performansıyla bir “anti-kahraman” gibi sunuldu. Astepe’nin Cihan’a kattığı duygusal derinlik, karakteri bir “kötü adam” olmaktan çıkarıp daha çok büyüyememiş, “kırık bir insan” portresine dönüştürüyor.

İkilinin sahneleri, seyirciyi sık sık duygusal olarak zorlayacak bir gerçeklik sunuyor.

DUYGUSAL BİR HESAPLAŞMAYA DAVET

Hakan Bonomo’nun yazdığı diyaloglar ve karakterlerin geçmişe dönük sahnelerle işlenişi, hikayenin katmanlarını güçlendiriyor. Özellikle travmaların ilişkiler üzerindeki etkisine yapılan vurgu, diziyi diğer romantik yapımlardan ayıran temel özelliklerden biri. Dizi, kör göze parmak şekilde tavsiye vermiyor, aksine izleyici karakterlere öğüt veren tarafta kalıyor. Dizinin başarısında, ilişkilerin gerçekçi bir şekilde ele alınmasının da büyük payı var. Çünkü dizi, bireylerin ilişki içindeki kusurlarını ve sevgiyi biçimlendiren yaraları irdeleyerek bir ayna işlevi görüyor ve izleyicileri her yeni bölümle duygusal bir hesaplaşmaya davet ediyor.

Çocukları için iyileşen Nilüfer ve Cihan’ın hikayesinin sona eriş şekli kafamızda bir soruyu da belirginleştiriyor: “Aşk, her zaman kurtarıcı mıdır, yoksa bazen bırakmak daha mı doğru?” İlişkilerdeki karmaşıklığın, bireysel yüklerin ve sevginin ağırlığının bir tablosunu sunan dizi, belki de son dönemde dijitalin en iyisi…

Dizi, üçüncü sezonda ise Güneş ve Serkan’ın hikayesiyle ekranlara dönmeye hazırlanacak. İzleyiciye gözyaşı borcu olan Hakan Bonomo’ya da yeni sezon gelene kadar söyleyecek tek bir şey kalıyor. Kalemine sağlık…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz