GEZDİĞİM YERLER-2 (KARS-1) SARIKAMIŞ

0
128

Gezimizin ikinci gününe başlarken, size yazmayı unuttuğum iki yeri anlatarak başlayayım. Van Müzesi’nin yanında tarihi Gümüş Evi ve Van Kedisi Evi’ni de gezdik. Urartu Krallığı’nın izlerinin yaşandığı yerlerde, gümüş takıcılığına verilen değer bizim bildiğimiz altınla yarışır düzeydeydi. Neden derseniz, bir kolyenin fiyatını sorduğumda içim ürperdi. Yan tarafta Kedi Evi’ne geçtik. Onlar için özel yapılmıştı. Bir gözü mavi, bir gözü yeşil kedilerin sakinliği hemen fark ediliyordu.

Yolumuza devam ederken, kış gününün şartlarıyla donmuş vaziyetteki Muradiye Şelâlesi’ne ulaştık. Gerçekten donmuştu ama geçen yıllara göre değildi. İklim değişikliği burada da hemen göze çarpıyordu. Sıcacık çaylarımızı yudumladık.

Benim en çok merak ettiğim konu, doğu sınırlarımızdaki komşularımızın bize ne kadar yakın olduğuydu. Tahmin ettiğim gibi, İran sınırını ayıran sadece uzun bir duvardı. Askerlerimizin sınır nöbet kulübeleri ara ara gözümüze çarpıyordu. Sol tarafta, Tendürek Dağı’nın yüzyıllar öncesinden fışkırttığı lavlar adeta taşlaşmış, dümdüz ovada simsiyah taşların yerleşmesine sebep olmuştu. Benim bildiğim, lavların oluşturduğu yerlerde tarımın verimli olduğu; ama bir dikili ağacın bile olmaması dikkatimi çekti. Ermenistan sınırıyla komşu olan Doğubeyazıt’a doğru giderken, sağımızda kalan Ağrı Dağı gözlerimizi kamaştırdı. İki dağın güçlerini birleştirmesi gibi bir şeydi. Ağrı Dağı’nın bize taraf olan yüzü daha heybetli görünürken, öbür yüzü ise Ermenistan’a ve Nahçıvan’a bakıyormuş. Çektiğimiz fotoğraflarda ise, sanki avuçlarımın arasındaydı. Oldukça yakınından geçerken heybetiyle duruyordu. Çok güzeldi.

Doğubeyazıt’ı geçip, İshak Paşa Sarayı’na vardık. Lale Devri’nin özellikleri hemen göze çarpıyordu. Böyle ihtişamlı yapı görmedim. Süslemeler tamamen saraydaki yaşamı anlatıyordu. Şehrin en tepesinde görünen yerde olması bu yüzdendi. Devlet büyükleri burada ağırlanmış, cariyeler hizmet etmiş onlara… Ayrı ayrı odaları, geniş bir mutfak, hamamıyla, çiçek desenli süslemeleri, ceza verilen zindanları şatafatlıydı. Kendinizi o tarihte yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Yüzyıllardır ayakta durmuş, depremlerden, doğal afetlerden etkilenmemiş. Etrafındaki yapılar ise günümüzde halen kullanılıyormuş. Camii gibi…

Oradan ayrılıp Sarıkamış’a doğru yöneldiğimizde, Allahuekber Şehitliği’nde mola verdik. Şehitlerimize dualar okuduk. Sarıkamış, bir kayak merkezidir. İçinden geçerken, Rusların burada 40 yıl gibi bir zaman geçirdiğini öğrendik. Vatanımızı savunan askerlerimizin soğuktan ne çileler çektiğini hayalimizde canlandırdık ve çok üzüldük. Şehrin yapılarında Rusların etkisi vardı. Vatanımızın her tarafı cennet zaten… Bolşevik ayaklanmasıyla beraber Ruslar buraları terk etmişler ve savaş sona ermiş.

Sarıkamış kayak pisti turizmin gözdelerinden birisiydi. Bu sene kar az yağdığı için, pist suni karla sıkılaştırılmış ve işletmeye açılmış. Teleferiğe binenler, kızaklarla kayanlar oldu. Yaklaşık iki saat zaman geçirdik. Öğle yemeği için yöresel Abdi Gör Köftesi’ni yemek için lokantaya ulaştık. Adını Abdi Paşa’dan alan köftenin tadına baktık. Doğal sütten yapılan sütlaçtan yedik. Hepsi harikaydı. Artık Tuz Mağaraları’nı görmeye hazırdık. İl Özel İdaresi’nin katkılarıyla dizayn edilmiş, dış mekândaki satış yerleriyle konforlu bir alana sahipti. Hemen bir tane tuz lambası aldım. Evimizde yakarsak, ortamdaki pis kokuyu temizliyor, akciğer hastalığı, nefes darlığı, KOAH hastalığını iyileştirme özelliği varmış.

Akşamın kızıllığıyla beraber otelimize ulaştık. Canımız lahmacun çekti. Bize tarif edilen yer bir esnaf lokantasıydı. Arkadaşlarım niyetlerini söylerken, benim gözüm bu kış gününde kelle paça çorbasındaydı. Bir de etin en lezzetli olduğu yer, Doğu Anadolu’nun bir kenti olan Kars’ta yemek vardı.

Gecenin karanlığı çökmesine rağmen, bembeyaz örtü kentin üzerini bir yorgan gibi çoktan örtmüştü.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz