Kıymetli okurlarım: İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaşın 33. günündeyiz. Dünya 1973 petrol krizi, 1979 enerji krizinden sonra bugün yeniden bir enerji kriziyle karşı karşıyadır. Petrolün hızla yükselmesi küresel piyasaları olumsuz etkilemekte ve bu savaş eğer sona ermez uzarsa 1929 benzeri ağır bir ekonomik sarsıntı ihtimali vardır, fakat daha kötü bir senaryo küresel resesyondur.
İşin başka bir boyutu da; artık klasik savaşlardan, sınır çatışmalarından ya da bölgesel gerilimlerden söz etmiyoruz; bugün insanlığın önünde çok daha büyük ve telafisi mümkün olmayan bir tehdit var: nükleer felaket ihtimali. Rakamlar ortada, her biri milyonlarca insanın kaderini birkaç dakika içinde değiştirebilecek büyüklükte bir tehdidi ifade ediyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI)’nin 2025 verilerine göre dünyada 9 ülkede toplam 12 bin 241 nükleer savaş başlığı bulunmaktadır.
Mevcut silahların 9 bin 614’ü operasyonel olarak kullanılabilir durumda, yaklaşık 2 bin 100 başlık ise yüksek alarm seviyesinde balistik füzelere bağlı şekilde bekletiliyor. Bu tablo, herhangi bir küresel kriz anında birkaç dakika içinde ülkeleri yok edebilecek bir ateş gücünün hazır beklediği anlamına geliyor.
Bugün coğrafyamızda yaşanan İsrail–ABD-İran üçgeninde gelişen savaş, artık bizi doğrudan ilgilendiren bir milli güvenlik sorunu haline gelmiştir. Sınırlarımızın hemen ötesinde yaşanan her askeri hareketlilik, her füze denemesi ve her saldırı haberi Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir gelişme değil, doğrudan ulusal güvenlik sorunudur.
Çünkü asıl korkutucu soru şudur: Bu savaşta nükleer bir silah kullanılırsa Türkiye nasıl etkilenir?
Öncelikle açıkça ifade etmek gerekir ki; Türkiye bu savaşın dışında ve bütün taraflara bir an önce müzakere masasına dönülmesi yönünde yoğun diplomatik çaba göstermektedir. Ancak tüm bu çabalar sonuçsuz kalırsa, taraflardan birinin nükleer tesisleri hedef alması veya nükleer başlıklı bir silaha başvurması durumunda, savaşın etkileri artık hiçbir sınır tanımayacak ve tüm dünyayı içine alan bir felakete dönüşecektir.
Bu saatten sonra artık haritalar, sınırlar ve siyasi çizgiler radyoaktif serpintiyi durduramaz. Uzmanlara göre: İran’da Tahran, Tebriz, İsfahan ya da nükleer tesislerin bulunduğu bölgelerde orta ölçekli bir taktik nükleer silah kullanılması halinde ilk aşamada ortaya çıkacak ısı dalgası, şok basıncı ve yoğun radyasyon milyonlarca insanı etkiler. Ancak Türkiye açısından asıl kritik tehlike ikinci aşama, yani radyoaktif serpintidir. Özellikle Doğu Anadolu’ya yakın bölgelerde rüzgâr yönüne bağlı olarak radyoaktif bulutların Van, Ağrı, Iğdır, Kars, Erzurum ve zamanla İç Anadolu’ya kadar ulaşma ihtimali oldukça yüksektir.
Bir başka kritik senaryo ise İsrail’deki nükleer tesislerin vurulmasıdır. Özellikle Dimona gibi güneyde bulunan bir nükleer araştırma merkezinin İran tarafından hedef alınması halinde, patlamanın etkisi doğrudan Türkiye’ye ulaşmasa bile radyoaktif bulutların etkisi ciddi risk oluşturabilir. Burada en büyük tehlike savaş başlığının patlamasından ziyade, tesiste bulunan radyoaktif materyalin havaya karışmasıdır. Özellikle araştırma reaktörü, atık depolama alanı ya da uranyum işleme tesislerinin vurulması halinde havaya karışan partiküller yüzlerce kilometre uzağa taşınabilir.
Türkiye açısından ilk risk hattı Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu üzerinde olacaktır. İsrail’den kuzeydoğuya doğru oluşacak bir hava akımında ilk etkilenme ihtimali bulunan iller Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Adana, Osmaniye, Kahramanmaraş ve Mersin’dir.
İlk 24–48 saat içerisinde yüksek irtifa rüzgârları kuzeye dönerse serpinti bulutu önce Doğu Akdeniz’e, ardından Güneydoğu Anadolu’ya taşınabilir. Daha güçlü atmosfer akımlarında ise Malatya, Adıyaman, Diyarbakır, Elâzığ, Sivas, Kayseri ve hatta Ankara çevresine kadar uzanabilecek büyük bir risk oluşabilir.
Bu durum yalnızca sağlık boyutuyla sınırlı kalmaz. Tarım arazileri kirlenir, içme suyu kaynakları risk altına girer, hayvancılık zarar görür. Özellikle Hatay, Adana, Mersin, Gaziantep ve Şanlıurfa gibi tarımsal üretimin yoğun olduğu iller daha hassas hale gelir. Serpintinin toprağa çökmesiyle iyot, sezyum ve stronsiyum gibi izotoplar gıda zincirine karışabilir. Bunun uzun vadeli sonucu ise tiroit kanseri, akciğer hastalıkları ve kemik iliği sorunlarıdır.
Üstelik tehlike ekonomik olarak da Türkiye’yi sarsar. Sınır ticareti durur, enerji koridorları zarar görür, petrol ve doğalgaz fiyatları yükselir, döviz piyasaları sarsılır, gıda fiyatları artar. Yani bomba Türkiye’ye düşmese bile etkisi doğrudan sofralarımıza kadar ulaşır.
Kıymetli okurlarım bugün nükleer savaş artık uzak coğrafyalarda konuşulan bir senaryo değildir. Türkiye’nin çevresindeki her kriz, doğrudan halk sağlığını, ekonomiyi ve milli güvenliği tehdit etmektedir. Çünkü İsrail veya İran nükleer düğmeye bastığında ateş yalnızca hedef ülkeyi yakmaz; komşuları da kül eder. Türkiye’nin çevresindeki bu yangın, diplomasi ile söndürülmezse yarın kapımıza kadar dayanabilir. Çünkü nükleer bir kriz anında kazanan taraf olmayacak, kaybeden ise tüm insanlık olacaktır. Bu nedenle bugün en büyük ihtiyaç, sağduyu, itidal ve barışı esas alan ortak akıldır. Temennim, bu savaşın bir an önce sona ermesi ve barışın hâkim olduğu bir dünyanın yeniden umutla inşa edilmesidir.

