Görülmeyenlerin Hikâyesi
Sedat Ergani-Acil Gündem Gazetesi
Toplumun her kesiminde, yaşamın kıyısında kalmış bir grup insan vardır. Yaşam koşullarından, kamu hizmetlerinden, komşuluk haklarından yeterince yararlanamayan; sesi duyulmayan, hakkını arayacak gücü bulamayan, bu geniş dünyada dar bir hayata mahkûm edilen insanlar…
Bu, değişmeyen bir mazlumiyettir.
Birçoğumuz onları görmeyiz. Korumayız. Öncelik vermeyiz.
Oysa onlar, karmaşanın ortasında sahipsiz kalabilenlerdir.
Evet, merak ettiniz değil mi kim bunlar?
Bunlar; afet anında daha da görünmez olan İncinebilir Gruplardır:
Kadınlar, yaşlı ve kırılgan bireyler, 18 yaş altı çocuklar, engelliler, mülteciler…
Mazlum, eğitime ulaşamamış, kimsesiz ve yoksul insanlar…
Toplumdan izole edilmiş, AIDS ya da kanser gibi amansız hastalıklarla mücadele edenler…
İçimiz burkuldu değil mi?
Afet ve acil durumlarda görev yapan bizler için asıl sorumluluk işte burada önemli bir yer tutuyor.
Pozitif ayrımcılık yaparak bu insanların toplumun bir parçası olduğunu, insan olduklarını hissettirmek zorundayız.
Hüzünlenme deli gönül, seni de bir gören olur,
Hıçkırıkla ağlamaklı için de hep derdin durur
Kuyularda kaldım sanma, Yusuf’u çıkaran O’dur
Yutkunamaz, ümitsizken gönüllüler seni bulur….
Afet bölgesinde her şeyin altüst olduğu zamanlarda biz müdahaleciler, düzen kurmaya çalışan birer düzen kurucunun destekçisiyiz. Emeklerimizin destansı olabilmesi için adil, zamanında, yeterli ve gereğini yapan kişiler olacağız.
Ama daha da önemlisi, ulaşılabilir olmalıyız.
Özellikle incinebilir gruplara yakın durmalı, onları gözetmeli ve hissettirmeliyiz: “Siz varsınız ve değerlisiniz.”
Kimse bize sahada “şu kişilere pozitif ayrımcılık yapın” demez.
Biz onları afet bölgesinde enkazın, yıkımın, çaresizliğin içinde görürüz.
Bir Anı…..
Büyük bir depremde, yıkılan bir apartmanda kurtarma çalışmasını bitirmiştik. Artık kayıp kişi olmadığı düşünülüyordu. Tam enkazdan ayrılmak üzereyken genç bir kız yanımıza geldi. Babasının ayrılmak üzere olduğumuz enkazda Apartman Görevlisi olduğunu, günlerdir haber alamadığını söyledi.
Kayıp başvurusunu ancak günler sonra yapabilmişti.
Bodrum katta babasını hayatını kaybetmiş halde bulduk.
Cılız, zayıf bir bedeni vardı. Taşırken arka cebinden iki plastik tarak düştü: biri Fenerbahçe, diğeri Galatasaray logolu…
Alıp cebine koymak istedim ama sonra o tarakların ne kadar “plastik ve değersiz” olduğunu düşündüm.
Ve işte o an yıkıldım. Elim ve çenem titredi. Naaşı gönderdikten sonra enkazın arkasına geçip bir güzel sessizce ağladım.
Kimse onu ihbar etmemişti. Kimse umursamamıştı.
Beni yıkan şey ölüm değildi.
Yoksulluktu. Sahipsizlikti. Görünmezlikti.
Belki kızı da yokluktan günler sonra gelebildi.
Kim bilir?
Bu yüzden artık daha iyi biliyoruz: Afetlerdeki tüm faaliyetlerimizde gözetmemiz gerekenler var. Onları ön plana alın, fazla malzeme değil sadece onları görün ve öncelik verin.
Ve biliyoruz ki, onları önemsemek, varlıklarından mutluluk duyduğumuzu hissettirmek bizim insani ve mesleki görevimizdir.
Afet anında yalnız enkazda mahsur kalanı değil, insanların insanlığını da kurtarmalıyız.
Ve insanı kurtarmak, önce onu görmekle başlar.
Sağlıcakla ve Gönüllerde Kalın.

