Bir şehri, şehir yapan nedir?
Yolları mı? Binaları mı? AVM’leri, gökdelenleri, vitrinleri mi?
Yoksa o şehrin sokaklarında yaşayan, görünmeyen ama hep orada olan canlılarla kurduğu ilişki mi?
İstanbul’da alınan sokak köpeklerini toplama kararı, aslında sadece hayvanlara dair bir mesele değil. Bu karar, insanın doğayla, güçsüz olanla ve “öteki”yle kurduğu ilişkinin aynasıdır.
Sokak köpekleri bu şehrin fazlalığı değil; hafızasıdır. Mahalle kültürünün sessiz bekçileri, gecenin tanıkları, sabahın ilk uyananlarıdır. O mahallenin gerçek sakinleri, oranın muhafızlarıdır. Öyle ki yaşadığı mahalleyi çok iyi tanıdıkları için, orada yaşayanları canları pahasına belalardan, tehlikelerden korurlar. Bunun birçok örneği haberlere konu olmuştur; geçmişten günümüze…Onları “toplamak”, kelimenin teknik anlamının ötesinde bir şeyi ifade eder: Görmek istemediğimizi ortadan kaldırmak.
Peki mesele gerçekten güvenlik mi?
Elbette şehirde insan güvenliği önemlidir. Kimse saldırgan hayvanlarla iç içe yaşamak zorunda değildir. Ancak çözüm, yaşamı ortadan kaldırmak ya da görünmez kılmak olabilir mi? Yoksa asıl çözüm; kısırlaştırma, rehabilitasyon, yerinde yaşam ve bilinçli şehir politikaları mıdır?
Bugün alınan bu karar, yarın başka “istenmeyenlerin” de aynı yöntemle ortadan kaldırılmasının önünü açar mı?
Çünkü tarih bize şunu öğretir: Bir toplum, en savunmasız olanlara nasıl davrandığıyla ölçülür.
Sokak köpekleri konuşamaz. Kendilerini savunamaz. Hak talep edemezler. Onların sesi, ancak bizim vicdanımız kadar çıkar.
Bu yüzden mesele köpekler değil.
Mesele biziz.
Nasıl bir şehirde yaşamak istediğimiz, nasıl bir toplum olmak istediğimiz ve en önemlisi; gücümüz yettiğinde neyi tercih ettiğimiz.
Koruyan mı olacağız?
Yoksa yok sayan mı?




