spot_img
Ana SayfaAileRamazan Çetin

Ramazan Çetin

  1. Ramazan bey, bize kendinizden bahseder misiniz?
    İnsanın kendinden bahsetmesi her zaman biraz eksik kalır. Kendimi bildim bileli kelimelerle, anlatmakla ve en çok da anlamaya çalışmakla meşgul biriyim. Edebiyatın, şiirin ve insanın o bitmek bilmeyen içsel sancılarının peşinden giden bir yazarım. Aynı zamanda atölyeler ve seminerler aracılığıyla, kelimelerin büyüsüne kapılan başka ruhlara da yol arkadaşlığı yapmaya, onlara rehberlik etmeye çalışıyorum. Hayatı, durup izlediğim bir sahne değil; her anını yazarak, hissederek ve sorgulayarak göğüslediğim bir alan olarak görüyorum.
  2. Yazar olmaya nasıl karar verdiniz?
    Bu aslında bir sabah uyanıp “Ben bugün karar verdim,” diyebileceğiniz bir şey değil. Yazmak, benim için bir karardan ziyade bir mecburiyetti, bir sığınaktı. Dünyanın, hayatın ve bazen de kendi içimin gürültüsünü susturabilmenin, o karmaşayı anlamlı bir zemine oturtabilmenin tek yolu masanın başına geçmekti. İçinizde birikenler dışarıdaki dünyaya sığmamaya başladığında, kalem zaten kendi yolunu çiziyor. Kararı ben değil, galiba bendeki o susmak bilmeyen ses verdi.
  3. Kaç eseriniz yayınlandı?
    Şu ana kadar okurla buluşan, her birine ruhumun farklı bir dönemini üflediğim beş ana eserim var: Tacirin Notları, Yok Yere Kafa Tutmak Kâinata, Eksik Cümleler Defteri, Yaşamak İnfazdır ve son olarak üzerinde titizlikle çalıştığım, görselliğinden metnine kadar her detayına sindiğim Uykusuzluğun Portresi. Her biri benim ayrı bir sokağım, ayrı bir uykusuzluğumdur.
  4. Kitaplarınızdaki konuları neye göre belirliyorsunuz?
    Konuları masa başında, “Bu dönem şu popüler, bunu yazayım” diyerek belirlemem. Beni harekete geçiren şey insandır, insanın o en savunmasız, en çıplak anlarıdır. Varoluşsal krizler, tamamlanamamışlık hissi, hayatın tam ortasındaki o tezatlar ve insanın kâinat karşısındaki o mağrur ama bir o kadar da kırılgan duruşu benim meselemdir. Sokakta gördüğüm bir bakış, zihnimde asılı kalan bir dize ya da gecenin bir yarısı içime oturan bir huzursuzluk, yazacağım şeyin pusulası olur.
  5. Yazmaya başlamadan önce altyapı çalışmaları yapıyor musunuz?
    Kesinlikle yapıyorum, hem de çok katmanlı bir şekilde. Bir metnin sadece hissi yetmez, onun entelektüel ve felsefi bir zemine de oturması gerekir. Karakterlerin dünyasını, mekânların ruhunu, işleyeceğim temanın psikolojik arka planını aylarca çalışırım. Bu süreçte felsefeden, psikolojiden, hatta görsel sanatlardan beslenirim. Metin kağıda dökülmeden önce zihnimde çoktan bir mimari yapıya kavuşmuş olur. O altyapı sağlam olmazsa, üzerine kuracağınız dünya ilk rüzgarda yıkılır.
  6. Karakterlerinizin psikolojik yapısını nasıl oluşturuyorsunuz?
    Onları birer “kağıttan figür” olarak görmeyerek başlıyorum işe. Her birinin bir geçmişi, travmaları, sustukları, kendilerine bile itiraf edemedikleri karanlık odaları var. İnsan psikolojisinin derinliklerine inmeyi, o çelişkileri deşmeyi seviyorum. Bir karakteri yazarken onunla oturup kalkıyor, onun gibi nefes alıyorum. Onlara mutlak iyi ya da mutlak kötü rolleri biçmem; tıpkı gerçek hayattaki gibi, zaaflarıyla, hatalarıyla ve o içsel hesaplaşmalarıyla var olurlar.
  7. Kitaplarınızın türü nedir? Yani dram, korku, gerilim, aşk gibi…
    Kitaplarımı tek bir türün dar kalıplarına sığdırmayı pek sevmiyorum. Ama bir hat çizmek gerekirse; felsefi derinliği olan, varoluşsal temaları işleyen, dramatik ve psikolojik ağırlıklı metinler diyebilirim. İçinde hayatın getirdiği o amansız gerilim de vardır, insanın içini acıtan o dram da. Ama en temelde, insanın kendi içine yaptığı o tekinsiz yolculuğun hikayeleridir bunlar.
  1. Yazarlığı neden seçtiniz?

Bu bir seçimden ziyade bir varoluş biçimi. Başka türlü yaşamayı, dünyayla başka bir dille bağ kurmayı beceremedim belki de. Yazmak benim için bir itiraz etme biçimidir. Dünyanın adaletsizliğine, hayatın hızına, insanın hoyratlığına karşı kelimelerle barikat kurmaktır. Kendimi en çok “kendi evimde” hissettiğim yer, beyaz bir sayfanın karşısı olduğu için belki de.

  1. Yazarlık sizin için bir hobi mi yoksa esas kahraman mı?
    Yazarlık benim için asla bir hobi, boş zaman aktivitesi olmadı. Hayatımın merkezindeki o “esas kahraman” tam olarak yazmanın kendisidir. Bütün hayatımı, işlerimi, seminerlerimi, hatta günlük rutinlerimi bile yazma eyleminin etrafında hizalarım. Diğer her şey bu merkezin çevresinde döner. Ben yazarak nefes alıyorum, dolayısıyla bu bir hobi değil, hayatın ta kendisi.
  2. Sizce yazar olmak yetenek işi mi yoksa eğitimle mümkün müdür?
    Bu ikisi birbirini tamamlayan, asla ayrı düşünülemeyecek iki unsur. İçinizde o ham yetenek, dünyaya ve insana dair o farklı bakış sızısı yoksa, sadece eğitim alarak yazar olamazsınız; yazdıklarınız teknik olarak kusursuz ama ruhsuz kalır. Ancak, sadece yeteneğe güvenmek de büyük bir yanılgıdır. Yetenek, işlenmesi gereken ham bir madendir. Okumakla, yazınsal disiplinle, dil işçiliğiyle ve doğru bir eğitimle o yeteneği yontmazsanız, parlayamazsınız. Atölyelerimde de hep bunu vurgularım: Yetenek kapıyı açar, disiplin ve eğitim o odada yaşamanızı sağlar.
  3. En çok hangi kitabınızdaki karakteri seviyorsunuz? Neden?
    Biraz klişe bir cevap olacak ama
    Bu soru bir babaya “hangi evladını daha çok seviyorsun” demek gibi. Her birinin yeri çok ayrı. Ama son dönemde Uykusuzluğun Portresi üzerinde o kadar yoğunlaştım, onun atmosferine o kadar büründüm ki, oradaki o sessiz, kendi içsel labirentlerinde kaybolmuş ve hayatla hesaplaşan o sinematografik ruh halleri şu sıralar bana çok yakın geliyor. Kendi yaralarıyla yüzleşebilen karakterleri her zaman bir adım önde tutarım. Ve tamamen insanları rahatsız eden karekterleri çok seviyorum diyebiliriz.
  4. En çok ilgi duyduğunuz dönem yazarları hangilerdir? Neden?
    Benim ruh coğrafyam tek bir dönemle ya da tek bir ülkeyle sınırlı değil; nerede insana dair o derin, sarsıcı ve varoluşsal sancı varsa ben oradayım.
    Dünya edebiyatında ve düşünce tarihinde beni en çok besleyen yer, insanın kâinat karşısındaki çaresizliğini ve özgürlük arayışını anlatan damardır. Sartre ve Camus’nün o tavizsiz, insanı kendi çıplak gerçeğiyle ve saçmayla baş başa bırakan varoluşçu felsefesi metinlerimin felsefi zeminini çok besler. Cortázar ise benim için edebiyatta kuralları yıkmanın, gerçekliği oyunbaz ve sürreal bir yerden yeniden inşa etmenin adıdır. Günümüz Türk edebiyatında ise Şule Gürbüz’ün o zamanı durduran, insanı kendi içsel zamanıyla, yaşlılığıyla ve eşyanın ruhuyla yüzleştiren o muazzam, felsefi ve muzip diline çok büyük bir hayranlığım var.
    Şiir konusuna gelirsek… Şiir benim için edebiyatın şah damarıdır. İsmet Özel’in o sarsıcı, tavizsiz ve insanı adeta silkeleyen şiirsel öfkesi; küçük İskender’in yeraltından yükselen, ana akıma meydan okuyan o cesur, hırçın ve dahi dili; ve Birhan Keskin’in o insanın içine işleyen, kırgınlıkları ve doğayı muazzam bir sükunetle ama derinden dokuyan o dingin sızısı… İşte bu isimler benim kelimelerle kurduğum bağın, o “derdi olan” edebiyatımın en güçlü esin kaynaklarıdır.
  5. En çok neyin hakkında yazmayı seviyorsunuz?
    Gecenin o herkesin sustuğu, maskelerin düştüğü saatlerini; insanın kendi yalnızlığıyla, eksiklikleriyle baş başa kaldığı o anları yazmayı seviyorum. Tamamlanamamış hikayeler, söylenmemiş sözler, içimizde biriken o “eksik cümleler” benim en sevdiğim yazma alanlarıdır. İnsanın kâinat karşısındaki o mağrur ama çaresiz duruşunu deşmek bana çok sahici geliyor.
  6. Romanlarınızda etkilendiğiniz yazarlardan izler var mıdır sizce?
    Hiçbir yazar gökten zembille inmez, hepimiz bizden önce açılmış yollardan yürüyerek kendi patikamızı buluruz. Elbette bende de hayranı olduğum, dönüp dönüp okuduğum o isimlerin, o coğrafyanın kokusu vardır. Metinlerimin o varoluşsal sancısında, sokakların ve gecenin anlatımında etkilendiğim o şairlerin ve yazarların tortusu mutlaka sezilir. Önemli olan o izleri taklit etmek değil, onlardan aldığın ilhamla kendi özgün sesini, kendi “Ramazan Çetin” tarzını inşa edebilmektir. Ben de hep bunun kavgasını veriyorum.
  7. Yazar olmak isteyenlere neler tavsiye edersiniz?
    İlk tavsiyem, yazmaktan önce “iyi bir okur” ve “iyi bir izleyici” olmalarıdır. Hayatı, insanı, sokaktaki o görünmeyen detayları izlesinler. Yazmak büyük bir disiplin işidir; ilham bekleyerek yazar olunmaz, o masanın başında dirsek çürütmek gerekir. Kendi seslerini bulana kadar yazmaktan, bozmaktan, yırtıp atmaktan korkmasınlar. Ve en önemlisi, içlerinde sahici bir “dert” taşımıyorlarsa, sadece yazar olmak unvanı için bu yola girmesinler. Çünkü edebiyat, sadece kelimelerle değil, samimiyetle ve o içindeki sızıyla inşa edilir. Yeteneklerini doğru eğitimlerle, doğru okumalarla beslesinler ve asla vazgeçmesinler. Popüler olma kaygısı ile yazmanın sadece yazmak olduğunu düşünüyorum. Herkes mutlaka bir kitap yazabilir önemli olan bunun devamını getirmek ve derdi olanlar eserleri edebiyatımıza kazandırmak olmalı.
Önceki İçerik
Sonraki İçerik
spot_img
Firdevs SUBAY - ÇOCUKLARIN DÜNYASI
Firdevs SUBAY - ÇOCUKLARIN DÜNYASIhttps://kelimelerledokunmak.blogspot.com/?m=1
1971 izmir doğumluyum. Yazarım… Köşe yazarlığı yapıyorum. Çocuk hikaye kitapları yazıyorum. Kıbrıs, DAÜ’den mezunum. Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümü.
İLİŞKİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Reklam -spot_img
- Reklam -spot_img

Popüler

VEFANIN TARİFİ

Osman Keçeli

İŞTE BÜTÜN MESELE BU!