Kiminle Yaşıyoruz?
Sedat Ergani-Acil Gündem Gazetesi
Yaşadığımız yer ve hayat bizi gerçekten mutlu ediyor mu?
Daha da önemlisi, acaba biz mutluluğun ne olduğunu biliyor muyuz?
Yaşam çevremizde hayatımızı tehdit eden o kadar çok tehlike var ki… Bunların birçoğunu görmezden gelerek yok sayıyoruz. “Onu görme, buna alış, şunu boş ver, gözümüz alıştı…” derken, zamanla görmezden geldiğimiz olumsuzluklar adeta hayat standardımız hâline geliyor.
Trafikte akıl almaz basit hatalar yapıyoruz. Sağdan solluyor, dönüşü en soldan yapmaya çalışıyor, yol ortasında araç park ediyor, sıraya girmek yerine kaynak yaparak başkalarının hakkını gasp ediyoruz. Bütün bunlarla hem trafiği tehlikeye atıyor hem de diğer insanların yaşam alanını ve hakkını yok sayıyoruz.
Daha da kötüsü, yaptığımız hataya itiraz edildiğinde özür dilemek ve hatamızı kabul etmek yerine öfkeye, hakarete, hatta kaba kuvvete başvurabiliyoruz. Karşımızdaki insanın izzetinefsini ayaklar altına almayı adeta marifet sayıyoruz.
Peki, gerçekten nasıl bir toplumda yaşıyoruz?
Mevcut Afetlerde Neden Daha Çok Kaybediyoruz?
2026 yılında dünyada meydana gelen bazı büyük depremlere baktığımızda önemli bir gerçekle karşılaşıyoruz. Endonezya’da 14 Ağustos’ta 7,7; Kolombiya’da 10 Ağustos’ta 7,4; Venezuela’da 24 Haziran’da 7,5; Filipinler’de 7 Haziran’da 7,8 ve Japonya’da 20 Nisan’da 7,4 büyüklüğünde depremler meydana geldi.
Bu ülkelerde meydana gelen can kayıpları, Türkiye’de yaşadığımız büyük depremlerdeki kayıplarla kıyaslandığında çok daha düşük kaldı.
Peki, bizim insanımızın suçu ne?
Niçin bizde aynı büyüklükteki depremler çok daha fazla can kaybına yol açıyor?
Burada bir ihmaller zincirinden söz edebilir miyiz?
Kim görevini gerektiği gibi yapmıyor?
İmara açılan bölgelerin zemin özelliklerine göre yapılaşma şartlarını belirlemeyenler…
Binaların deprem yönetmeliğine uygun yapılıp yapılmadığını yeterince denetlemeyenler…
Mevcut yapıların dayanıklılığını zamanında kontrol etmeyenler…
Riskli yapıların yenilenmesini yıllarca erteleyenler…
Ve bütün bunlara rağmen hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edenler…
Hepsi bizim aramızda.
Ben bunu yalnızca kitaplardan veya raporlardan okuyarak söylemiyorum. 6 ve üzeri büyüklükteki depremlerin ardından yıkılan binaları, enkazları ve geride kalan insanların yaşadığı acıları bizzat görmüş bir insan olarak söylüyorum.
Bazen insanın aklına şu soru geliyor:
“Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” anlayışıyla mı yaşayacağız?
Beni asıl düşündüren başka bir soru daha var:
Birçok afet ve kazadan sonra kim daha çok gelirini artırıyor?
Cevabı aslında çok açık.
Önlem almayan, aldırmayan, önemsemeyen, sürekli erteleyen ve tehlikeleri normalleştiren afet ve kaza tüccarları…
İşte biz, hayatımızı tehdit eden bu zihniyetle beraber yaşıyoruz. Bu zihniyettteki kişiler uzağımızda değil;
Bazen bu kişi aile büyüğümüzdür.
Bazen amcamız, dayımız, komşumuzdur.
Bazen işverenimizdir.
Bazen de makam ve yetki sahibi bir yöneticimizdir.
Sorun yalnızca bir kişinin ihmali de değildir. Asıl sorun, yanlışın karşısında susup sessiz kalan büyük bir toplumsal alışkanlığın oluşmasıdır.
Alışılmış Çaresizliğimiz
Benim anlatmak istediğim tam da budur.
Afetlerde ve kazalarda zararımızı artıran yalnızca tehlikeler değildir. Tehlikeleri bildiği hâlde ses çıkarmayan, yanlışları menfaati uğruna görmezden gelen insanların oluşturduğu alışılmış çaresizliğimiz de zararlarımızı büyütmektedir.
Oysa bu olumsuzluklara ses çıkarmayanlar, çoğu zaman en büyük zararı gören bizleriz.
Çünkü ihmal edilen her bina, denetlenmeyen her yapı, kurallara uymayan her sürücü ve görmezden gelinen her risk, günün birinde hepimizin karşısına çıkabilir.
Bugün başkasının problemi gibi gördüğümüz tehlike, yarın bizim kapımızı çalabilir.
Öyleyse bireysel olarak yapabileceğimiz çok şey var.
Yaşam çevremizi, “her an afet olacakmış gibi” hazırlamalıyız.
Afet bilincini artırmalı, eğitim almalı, ailemizi ve çevremizi eğitmeliyiz.
Ama bununla da yetinmemeliyiz.
Afet risklerini azaltmak için görevini bilen, sorumluluk sahibi, liyakatli ve vicdanlı insanların karar mekanizmalarında bulunmasını istemeliyiz.
Çünkü afetlere karşı dirençli toplum yalnızca sağlam binalarla kurulmaz.
Sağlam bina kadar sağlam karaktere de ihtiyacımız vardır.
Umut Nerede?
Geleceğe dair şimdilik, kendi çabamın dışında, çok fazla ümitli olduğumu söyleyemem.
Çünkü toplum olarak çözmemiz gereken önemli bir meselemiz daha var:
Ahlak.
Kurallara uymayı başkasının işi olarak gördüğümüz, sorumluluğu üzerimizden atmaya çalıştığımız, haksızlık karşısında menfaatimiz zarar görmesin diye sustuğumuz sürece afet zararlarını azaltmakta da zorlanacağız.
Oysa bir toplumun gerçek gücü; yalnızca sahip olduğu binalar, yollar, araçlar veya teknolojisi değildir.
Gerçek güç; ahlaklı, sorumluluk sahibi, liyakatli ve birbirinin yaşam hakkına saygı duyan insanlardan oluşmaktır.
Toplum olarak ne zaman bu ahlak sorununu çözmeye başlarsak, işte o zaman geleceğe dair ümitlerimizin de yeşerdiğini hep birlikte göreceğiz.
Çünkü mesele yalnızca “Hangi afet gelecek?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
“Afet veya kaza geldiğinde kiminle birlikte yaşayacağız?”
Kalın sağlıcakla.

