İşi Ehline Vermek
Sedat Ergani-Acil Gündem Gazetesi
İnsan bazen çevresine bakıyor ve kendi kendine soruyor: “Neden işini iyi yapan, çalışkan, üretken ve başarılı insanlar desteklenmek yerine dışlanıyor?”
Aslında yaşadığımız çevrede karşılaştığımız birçok olumsuzluğun temelinde; işini yeterince bilmeyen, sorumluluk almaktan kaçınan, cesaret gösteremeyen, kendisini geliştirmeyen ve çoğu zaman kendi eksikliklerini başkalarının başarısıyla örtmeye çalışan insanların etkisi olduğunu görmek hiç de zor değil.
Çünkü çalışan insan, sadece iş yapmaz. Aynı zamanda çevresindekilere de bir ölçü koyar.
İşte asıl rahatsızlık çoğu zaman burada başlar.
FORVETİ DESTEKLMEYEN TAKIM GOL ATAMAZ
Bir futbol takımını düşünün. Forvet oyuncusunun gol atabilmesi için orta sahanın mücadele etmesi, kanatların çalışması, beklerin ileri çıkması ve gerektiğinde savunmanın oyunu geriden kurması gerekir.
Top forvete ulaşmadan gol gelmez. Ama takım içerisinde, “Bu forvet fazla gol atıyor, biraz da biz görünelim.” düşüncesi hâkimse, işler değişir.
Forvete pas verilmez.
Pozisyonlar paylaşılmaz.
Başarısı küçümsenir.
Ve sonunda takım kaybeder.
Oysa mesele bir kişinin gol kralı olması değil, takımın kazanmasıdır.
Hayat da böyledir.
Bir kurumda, bir iş yerinde, bir ekipte gerçekten çalışan bir insan ortaya çıktığında, onun başarısından rahatsız olmak yerine o insanın önünü açmak gerekir. Çünkü onun başarısı aslında hepimizin başarısıdır.
BAŞARI NEDEN RAHATSIZ EDER?
Çalışkan insanın en büyük özelliği, başkalarının eksikliklerini görünür hâle getirmesidir.
Çünkü siz işinizi gereği gibi yapıyorsanız, yanınızdaki kişinin işini savsaklaması daha fazla dikkat çeker.
Siz zamanında geliyorsanız, başkasının sürekli geç kalması göze batar.
Siz çözüm üretiyorsanız, başkasının sürekli mazeret üretmesi daha belirgin hâle gelir.
Siz kurumun başarısı için mücadele ediyorsanız, sadece günü kurtarmaya çalışanların durumu ortaya çıkar.
İşte bu yüzden bazı insanlar çalışkan kişiyi sevmez. Çünkü çalışkan insan, istemeden de olsa çevresindekilere bir ayna tutar. Bazıları aynaya bakıp kendisini düzeltmek yerine, aynayı kırmayı tercih eder.
MAKAMIN GÖLGESİ
Bu durum bazen yöneticiler arasında da görülebilir. Başarılı bir personelin çalışması, bazı yöneticiler tarafından desteklenmek yerine tehdit olarak algılanabilir.
“Bu kişi fazla öne çıkmasın.”
“Yarın benim yerime göz dikmesin.”
“Başarı onun üzerine kalmasın.” gibi düşünceler, liyakatin önüne geçebilir.
Oysa gerçek yönetici, kendisinden daha başarılı insanların ortaya çıkmasından korkmaz. Tam tersine, kendisine bağlı insanların başarılı olmasıyla gurur duyar.
Çünkü iyi bir yönetici, kendi makamının büyüklüğünü değil, yönettiği ekibin başarısını önemser.
Kendisinden sonra gelecek insanları yetiştirir.
Önünü açar.
Bilgisini paylaşır.
Ve gerektiğinde, “Bu işi benden daha iyi yapıyor.” diyebilecek kadar özgüvenli olur.
KURUMSAL HAYATTA LİYAKAT
Belediye seçimlerinde yönetim değiştiğinde kadroların önemli bir bölümünün değiştiğini hepimiz biliriz.
Siyasi iradenin değişmesiyle birlikte yeni yönetimin kendi çalışma ekibini oluşturması belirli ölçülerde anlaşılabilir.
Fakat resmi kurumlarda durum farklıdır.
Devlet kurumlarında yöneticiler değişse bile kurumun hafızası, tecrübesi ve yetişmiş personeli devam eder.
İşte burada liyakat daha da önem kazanır. Çünkü kurumlar kişilerle değil, kurumsal hafızayla ayakta kalır.
Bir kurumun başarılı olabilmesi için sadece yöneticinin iyi olması yetmez. Alt kadrolarda bulunan insanların da işini bilen, sorumluluk sahibi, çalışkan ve kurumuna bağlı olması gerekir.
Fakat ne yazık ki bazen gerçekten çalışan insanlar desteklenmek yerine yalnız bırakılıyor.
Hatta daha da kötüsü, diğer çalışanların standartlarını yükselttiği için mobbinge, dışlanmaya, haksız eleştirilere ve çeşitli baskılara maruz kalabiliyor.
Kimse çıkıp; “Şu arkadaşımız çok güzel bir yol açtı. Gelin biz de ona destek olalım.” demiyor.
Tam tersine;
“Fazla çalışıyor.”
“Kendini göstermek istiyor.”
“Bize de çalışmak zorunda bırakacak.” gibi anlamsız düşünceler ortaya çıkıyor.
Oysa çalışkan insanı aşağı çekmek, aslında kendi gemimizin su almasına seyirci kalmaktır.
ÖZEL SEKTÖRDE DE FARKLI DEĞİL
Bu durum sadece devlet kurumlarında yaşanmıyor.
Özel sektörde de benzer örneklerle karşılaşmak mümkün.
İşe yeni başlayan bir personel düşünün.
Çalışkan.
Akıllı.
Titiz.
Tasarruflu.
Sorumluluk sahibi.
Gerektiğinde mesaiye kalıyor.
İşini zamanında ve düzgün yapıyor.
Patronun dikkatini çekiyor.
Normalde böyle bir personelin baş tacı edilmesi gerekir.
Fakat bazen tam tersi oluyor.
Kendisini tehdit altında hisseden bazı yöneticiler bu personeli dışlamaya, sürekli eleştirmeye, gereksiz yere azarlamaya ve hatta işten ayrılmaya zorlamaya başlayabiliyorlar.
Çünkü çalışkan personelin başarısı, yöneticinin kendi yetersizliğini görünür hâle getirebiliyor.
Sonunda o insan işten ayrılıyor.
Ve ne oluyor?
Herkes rahatlıyor.
İşler yeniden eski standardına dönüyor.
Kimse fazla yorulmuyor.
Kimse kendisini geliştirmek zorunda hissetmiyor.
Ama kaybeden kim?
Sadece o iş yeri değil, hepimiz.
Çünkü üretken bir insanı kaybetmek, bir insanı işten çıkarmaktan çok daha büyük bir kayıptır.
PEKİ YA BİZ?
Kıymetli okurlarım…
Aynı gemide olduğumuzu ne zaman hatırlayacağız?
Bir kurumda çalışan arkadaşımız başarılı olduğunda neden onun başarısından gurur duymuyoruz?
Neden onu aşağı çekmek yerine elinden tutmuyoruz?
Neden “Ben de onun kadar iyi çalışmalıyım.” demek yerine, “Bu adam fazla çalışıyor.” diyoruz?
Unutmayalım:
Çalışkan insan bizim rakibimiz değildir. O, bizim takım arkadaşımızdır.
Başarılı insanın önünü kesmek, aslında kendi yolumuzu kapatmaktır.
Bir kurumun en büyük sermayesi binası, aracı, bilgisayarı veya bütçesi değildir.
En büyük sermayesi insandır.
Doğru insanı doğru yerde görevlendirmek, yani işi ehline vermek, başarının temel şartlarından biridir.
EMANETİ EHLİNE VERMEK
Yüce Allah, Nisa Suresi’nin 58. ayetinde şöyle buyuruyor:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”
Bu ayet sadece bir makamın veya görevin kime verileceğini anlatan bir söz değildir.
Aynı zamanda bize çok önemli bir sorumluluk yüklemektedir:
Emaneti ehline vermek.
Bir görevi, bir makamı, bir sorumluluğu; sadece yakınımız olduğu için, bizi desteklediği için, bizden olduğu için değil, o işi en iyi şekilde yapabilecek kişiye vermek zorundayız.
Çünkü liyakat ortadan kalktığında adalet zedelenir. Adalet zedelendiğinde güven kaybolur. Güven kaybolduğunda ise kurumlar, şirketler, ekipler ve toplumlar güç kaybeder.
ÇALIŞKANI KORUYALIM
Artık çalışkan insanı “fazla çalışıyor” diye suçlamayalım.
Başarılı insanı “kendini gösteriyor” diye dışlamayalım.
İşini iyi yapanı kıskanmak yerine örnek alalım.
Bir arkadaşımız kurumumuz için güzel bir iş yaptıysa onun önünü açalım.
Çünkü onun başarısı bizim başarımızdır.
Bir kişinin gayreti, bütün ekibin başarısına dönüşebilir.
Yeter ki biz o insanı aşağı çekmek yerine yukarı taşıyalım.
Kötülere, tembellere, liyakatsizlere ve işini savsaklayanlara teslim olmayalım.
İşimizi dört elle sarılarak yapalım.
Kurumumuzu daha ileri nasıl götürürüz, bunun derdinde olalım.
Ve en önemlisi; İşi, gerçekten o işi en iyi yapacak olana verelim.
Çünkü hepimiz aynı kayıktayız.
Kürek çeken arkadaşımızın elinden küreği alırsak, onu kıskanıp kenara itersek, belki o gün ondan kurtulmuş oluruz.
Ama yarın…
Geminin nereye gideceğini hep birlikte düşünmek zorunda kalırız.
Unutmayalım:
Çalışkanı engellemek kolaydır.
Asıl marifet, çalışkanın önünü açıp onunla birlikte başarmaktır.
Ve bu vebal, hepimizin omuzlarındadır.


Eline emeğine yüreğine sağlık değerli hocam
Çevremizdeki namuslu ve çalışkan insanları özel koruma şemsiyesine alalım.
Bu vatan hepimizin Kıymetli Ahmet Abim.