ÖLÜM, ACI VE TEFEKKÜR…
Ölüm, biyolojik işlevlerin geri döndürülemez bir şekilde bitmesi, canlılık mekanizmasının durması, kalbin ve beynin tüm fonksiyonlarını yitirmiş olmasıdır. Kısacası canlılığın sona ermesidir.
Tarih boyunca insanlar, ölüm dediğimiz bu hadiseye kendilerine has anlamlar yüklemiştir. Tıbbi açıdan vücut fonksiyonlarının sona ermesiyken, felsefi açıdan bilincin ve bireysel var oluşun sona ermesi olarak vurgulanmış; hatta Epikür “Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum” diyerek ölümün korkulacak bir deneyim olmadığını ileri sürmüştür. Semavi dinlerde ise, ruhun bedenden ayrılması ve kalıcı, sonsuz aleme geçiş olarak tanımlanmıştır.
Marcus Aurelius ve Seneca gibi Stoacı düşünürler, ölümün doğa yasası olduğunu ve sürekli öleceğimizi hatırlamamız gerektiğini (Memento Mori) söylerler. Ayrıca, ölümü hatırlamanın insanı kibirden uzaklaştırdığını, yaşanılan anı değerli kıldığını, erdemli olmaya ve ahlaklı davranmaya sebep olduğunu öne sürmüşlerdir.
Hazır ölümü konuşurken geçen yüzyıl içerisinde insanı “ölüme yazgılı varlık” olarak tanımlayan, varoluşçuluk (Existentialism) felsefesinin mimarı Alman düşünür Martin Heidegger’i de unutmamak gerekiyor. Heidegger, “insan öleceğini kesin olarak bilen tek varlıktır” der ve bu durumun insanı otantik (özgün) yaşamaya zorlayan önemli bir sebep olarak görür. Hayatı sınırladığı için ölümün yaşantımıza değer kattığını öne sürer.
Bir başka Alman filozof Arthur Schopenhauer ise ölümü barışa ve huzura kavuşma olarak tanımlar. Düşünüre göre yaşam; sürekli acı çekilen, arzu ve tatminsizliklerle döngülendiği için ölüm bu çemberi kıran bir durum olarak değerlendirilir.
Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi düşünürler ise; hayatın anlamını insanın kendisinin yaratması gerektiğini ve ölümün ötesinde bir anlamın olmadığını öne sürerler. Bu yüzden insanın var gücüyle yaşaması gerektiğine inanırlar.
“Tanrı öldü” teziyle tanıdığımız bir başka Alman Friedrich Nietzsche insanın “nasıl” öldüğüne odaklanır. Hayatı öyle yaşamalıyız ki ölümü gurur ve gönüllü olarak kucaklayabilelim diyen düşünür özgür ölümü savunur.
Batılı düşünürlerden biraz da bizim mahalleye gelecek olursak: İslam inancında ölüm, yok olmak değil; ruhun bedenden ayrılarak bir âlemden diğerine geçiş (intikal) etmesidir. Ve beden çürür ancak ruh bakidir, yok olmaz. Yaşatan ve öldüren Allah’tır ve bu eylemler melekler vasıtasıyla gerçekleşir. “Ölmeden önce ölünüz” hadisi gereğince, nefsani arzulardan arınarak manen dirilmek esas alınmıştır.
Tasavvufta ölüm, geçici dünya gurbetinden kurtulup gerçek dost olan Allah’a ve ebedî âleme kavuşma (vuslat) olarak görülür. Örneğin Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ölümü “düğün gecesi” (Yar’a kavuşma) diye nitelendirmiştir.
Konuya biraz da Doğu gelenekleriyle bakalım isterseniz. Doğu gelenekleri diye tanımladığımız Budizm, Taoizm gibi inançlarda ölümü bir “son” olarak görmez. Akış, dönüşüm ve döngü olarak değerlendirilir.
Buraya kadarki yazımızda, irademiz dışındaki ölüm olayının farklı düşünce ve inançlar tarafından nasıl tanımlandığından bahsetmeye çalıştık. Ancak, bizi asıl ilgilendiren bu olayın bizi nasıl etkilediğidir. Yani, öleceğini bilen insan bu gerçekle nasıl başa çıkar ve nasıl olgunlaşır? Şimdi de bu olaya biraz özel pencereden, kendi zaviyemizden bakalım isterseniz.
Hayatının sınırlı ve geçici olduğunu fark eden insan her şeyden önce varlığının farkına varır. Varlığının zamanla sınırlı olduğunu kabul eder ve zamanı en büyük sermaye olarak görür. Ve sahip olduğu bu sınırlı sermayeyle hayatı daha anlamlı kılmanın yollarını arar. Anlam, derinlik ve samimiyet arar. Hayata tutunur ve kalıcı olmak için sanatsal eylemlerde bulunur. Ya da zamanını maddeyle doldurur.
Geleceğin garanti olmadığı düşüncesi ve pişmanlıklarla dolu geçmişin değişmeyeceği gerçeği kaygıyı azaltır. Bu durum insanı kendi anına yani şimdiye, burada kalabilmeye sürükler. Böylece kişinin sevdikleriyle geçirdiği her saniyenin değeri katlanır. Sıradan deneyimler dahi bir lütfa dönüşür.
Kontrol edemeyeceği şeyleri serbest bırakan insan; değiştiremeyeceği en büyük çaresizliğini, hayatın getirdiği diğer zorlukların terazisi yapar. Ölümün en büyük eşitleyici olduğunu keşfetmek, kim olursanız, ne olursanız olun ölümle birlikte yok olacağını anlamak, insanı empati yapmaya ve mütevazı olmaya mahkûm eder.
Bu yüzden ölümlülük fikri, kalıcı bir değer üretme dürtüsünü tetikler. Beden ölür ama ürettiğiniz değer sizden sonra yaşamaya devam eder düşüncesi sembolik ölümsüzlük diye tarif edilir. O yüzden insanlar iyi bir isim bırakmak, diğer insanlara faydalı şeyler yaparak anılmak gibi yüce duygulara hizmet ederek üretken olup, bilgelik kazanırlar.
Evet sevgili dostlar, ölüm bizim kontrolümüzde değil belki ama ölüme verdiğimiz tepki kontrolümüzdedir. Zamanı geldiğinde dalından kopan yaprak misali öleceğini bilen insan hayatın en büyük gerçeğinin ölüm olduğunu bilir ve bunu kabul ederek yaşar.
Hayat kısadır deriz ancak sahip olduğumuz kısıtlı süreyi çoğunlukla boşa harcarız. Boş geçmeyecek zamanın tarifi nedir derseniz Seneca ile cevap vermek isterim. Değerli zamanımızı dedikodu, lüks veya boş işlerle değil; adalet, cesaret ve bilgelik gibi erdemlerle doldurmamız gerekiyor. “Ölümün fizikselliği insanı yok eder ama ölüm fikri insanı kurtarır“ diyen Irvin Yalom’un dediği üzere; önemli olan ölüm fikrinin altında ezilmek değil, onu yaşamı dönüştüren bir yakıt olarak kullanmaktır.
Sevgili dostlar…
Bu yazıyı, çok sevdiğim bir yakınımı kaybetmenin verdiği acının gölgesinde kaleme alıyorum. Evet, her ne sebepten olursa olsun, ölmek için yaşıyoruz. Doğduğumuz anda yaşama, ölüme borçlanıyoruz. Ve bu borç vakitli ya da vakitsiz dediğimiz bir anda ödeniyor. Ama bana kalırsa eşitlenmektir ölüm. Yaşamla ölümün birbirine olan borcunun ödenmesiyle birlikte kavuştuğumuz eşitlenme!
Yaşam bize verilmiş bir ödüldür belki de. Ve hayatın bize hiçbir borcu yoktur. Dolayısıyla bana bahşedilmiş zamanımı, hayatta kalacağım süreyi iyi yaşamak, güzel izler bırakarak gitmek istiyorum. Hatırlatmak istediğim tabi ki ölümün kendisi değildi. Bilakis hayatın, yaşamın ne kadar önemli ve değerli olduğuydu. O yüzden bu yazıyı şu örnekle bitirmek istiyorum.
Dünya güneşin etrafında 108.000 kilometre hızla dönüyor ve 365 gün süren bir yol kat ediyor. Biz buna bir yıl diyoruz. Güneş ise Samanyolu galaksisinin etrafında 828.000 km/s hızda hareket ediyor ve bir galaktik yılda bu süre 225 milyon yılda tamamlanıyor. Bir insanın ortalama yaşam süresi bir galaktik yılda 8,5 saniye. Bir kelebek ömrü kadar bile değil! Hayatı çok önemsemek mi? Hayır! Bu çok büyük bir yanılsama olur. Öyleyse her şeyi bırakalım mı? Hayır! Sadece yaşadığınız anın ne kadar değerli olduğunu bilin ve onu sizi sevenlerle paylaşın. Gerisi hikâye…
Saniyeler süren yaşamınızın gönlünüzce geçmesi, önünde durduğunuz tüm kapıların iyiliklere, güzelliklere açılması ve afetsiz zamanlar dileğiyle…


Mal sahibi mülk sahibi
Nerde bunun ilk sahibi
Malda yalan mülkte yalan
Var birazda sen oyalan
Çok çalışıp bir eser bırakmakla, varlığınla kimseyi rahatsız etmeden yaşamak arasında bir ince çizginin sonudur ölüm.
Felsefemiz; İyi yaşa, ölümden sonra iyi anıl.