saatin içindeki pirinç dişli kırıldı, hayır kırılmadı bir istasyonda iki tren birden durdu sanki biri fıstıki yeşil, öbürü tütün rengi bir yalnızlık
masadaki leke kalkıp yürümek istedi, garsona baktım garsonun ceketindeki düğme: tavan arası, çocukluk, soğuk sular. yani, insan bir çay kaşığıyla kaç kez karıştırır ömrünü?
ayakkabımın içine bir kırıntı kaçtı, belki de felsefe turgut’un ceketini asacağı bir çivi bile yok gökyüzünde gökyüzü dediysem; lacivert bir şapka, içi kâğıt mendil dolu.
tramvay geçiyor, pencerelerinde fotoğraflar unutulmuş sana bir mektup yazacaktım ama pulların tadı acı yani, martılar aslında beyaz değil, birer telgraf kağıdı.
akşam oluyor, kentin dikişleri sökülüyor teker teker elini tutsam parmakların başka bir kente göç edecek bir fincan kahvenin dibindeki telveye saklanan kehanet: “hiçbir şey, ama kesinlikle hiçbir şey…”
yani, bir kalemi ikiye bölersen iki tane yalnızlığın olur ya da sadece kırık bir kalem, bilmiyorum…




