YARIDA KALMIŞ YUDUMLAR…

YARIDA KALMIŞ YUDUMLAR…

Sürekli elimde tuttuğum telefonuma uzun uzun baktım. Şekerli ve açık içtiğim çay çoktan soğumuş; masanın üzerinde son yudumu çekilmeyi bekliyordu. Önceleri, sıcak çayla birlikte düşlerdim seni. Sıcaklık tüm vücuduma yayılır, odanın içi sen dolardı. Artık öyle değil; bendeki seni yavaş yavaş eksilten yarıda kalmış yudumlar, içimi dolduran sessizlik ve yokluğu bile belli olmayan sensizlik…

Seni hatırlamak, artık bir alışkanlıktan ziyade bir ceza. Telefon ekranındaki parmağım isminin üzerinde dakikalarca asılı kalıyor ama dokunamıyorum. Tek bir tuşla sana ulaşabilme ihtimalinin yarattığı o tekinsiz kolaylık, adresi belirsiz mekanlara ışınlıyor beni. Bildirim ışığı her yanıp söndüğünde içimde uyanan o çocuk, saatin bir sonraki tıkırtısında biraz daha büyüyor…

Ekranın parlak ama soğuk ışığı yüzüme vururken, bardağın dibinde kalan o son yudum beni çağırıyor. Ama gidip bitiremiyorum onu. Sesini duyabilme ihtimali duvarları genişletip tekrar daraltıyor. Telefonu yavaşça masaya bırakıyorum; çaydan yükselmeyen o buhar, sanki benden uçup gidenlerin sessiz bir resmi gibi ufkumda eriyip, siliniyor…

Ne kadar böyle geçti tam olarak bilmiyorum. Neden sonra dayanamadım, bunaldım ve kasvet dolmuş odamın sokağı gören küçük penceresini açtım. Üç katlı evin giriş kapısının sağ tarafında bir çam ağacı vardı. Küçük bir fidanken, giriş katta oturan yaşlı Bekir amcanın onu buraya diktiğini hatırladım. Bir metre kadardı. Şimdi, ikinci kata yetişmiş dallarıyla içindeki bahçeyi gölgelendirip, evin yarısını kapatıyor. “Hayret! Ne zaman bu kadar büyüdü bu ağaç” diye içimden geçirdim.

Sonra pencereden biraz daha başımı dışarıya uzattığımda, karşı komşunun bahçesindeki sarmaşığın aramızdaki dar sokağın üzerinden bizim bahçeye kadar uzandığını gördüm. Başımı sol tarafa çevirdim ve hemen yanımızdaki binanın boyalarının döküldüğünü, özellikle bu bölgeye has bahar aylarında açan mor-pembe çiçekleriyle ünlü, bir metre çitin çevrelediği bahçedeki erguvan ağacının da kocaman olduğunu fark ettim.

Yakın çevremdeki, her an içinde bulunduğum mekanlardaki bu değişiklikleri nasıl da fark etmemiştim… Kendi kendime hayıflandım. Sonra aniden pencereden ayrıldım ve odanın içine döndüm. Karşı duvardaki ufak tefek eşyaları koyduğum konsolun aynasında kendime uzun uzun baktım. Ben de çok değişmiştim. Ama, neden kimse fark etmemişti? Ben neden fark etmemiştim? Peki, ya sen? Sen neden fark etmedin? Yok, yok, fark ettin sen; o yüzden gittin, uzaklaştın artık; benim de tanıyamadığım bu adamdan…

Şimdi daha iyi anlıyorum: İnsan, en çok da tek bir dokunuş uzağındaki birine asla ulaşamayacağını bildiğinde ıssızlaşıp, kimsesiz kalıyormuş. Parmaklarımın ucundaki bu dijital evren, seni getirmeye yetmediği gibi bendeki seni de günden güne eritmiş. Yarım umutlarım, arzu ve kırık hayallerime mekân olan odada ne o çayın sıcaklığı var ne de senin hayalin; yalnızca parlayan soğuk bir ekran, zamanın ruhsuz tıkırtısı ve gitgide büyüyen o devasa hiçlik…

Hüznün kucağına düşen insanlar derinlere dalarmış. Benim de aklıma yaklaşık 900 yıl önce yaşamış İbnü’l-Arabî: “Kendi inancınızda, farklı inançları yok sayacak kadar kaybolmayın”, sözü geldi. Ben kendi küçücük dünyamda, beni sarıp sarmalayan sevgimin içerisinde kaybolmuş, galiba seni ihmal etmişim. Hepimiz kendi doğrularımız ekseninde yaşarken bildiğimiz acıyı bilmediğimiz ve belirsizlik içeren iyiliğe tercih ederiz. Eşyanın tabiatı gereği böyle olmak zorunda değil mi? Bazı insanlara, madde veya fikirlere aşırı odaklandığımız için diğer pencereleri göremeyiz. Mahrum kaldığımız bu manzaralarda belki de aradığımız hakikatin güneşi gizlidir. Kendi penceremizin manzarasında ısrar ederken başka pencerelerin manzaralarında neler kaçırıyoruz acaba?

İnsan, durdukça demlenir hatta zaman geçtikçe ve hayatı deneyimledikçe olgunlaşır, derinleşir; tıpkı yavaş yavaş demlenen çay gibi kıvamını bulur derler. Masamdaki uzun süredir bekleyen bardağa uzandım. Rengi sanki daha da koyulaşmış çaydan son yudumu aldım. Soğumuş ve acımıştı. Aslında midem hassastı ve çay içerken alıştığım o sıcaklığı ağzımda hissedemedim. Boğazımdan geçen o buz gibi buruk tat hoşuma gitmedi. Ancak, uzun süredir dalmış olduğum derin uykudan uyandıran sert bir tokat etkisi yaptı. Demlenmiş insan herkese iyi gelirdi belki ama soğumuş çay beni hiç de memnun etmedi.

Boş bardağı sertçe masaya bıraktım. Bardağın dibinde, demlenen çay bitkisinin kalıntıları duruyordu. Oturduğum yerden doğrulurken, içimde yarım kalan ne varsa o soğuk sıvıyla birlikte mideme çöktüğünü hissettim. Elimdeki telefonu masanın üzerine ekranı karanlığa gömülmüş halde bıraktım. Kapının arkasındaki askılıktan ceketimi aldım ve giyinirken aynadaki yabancıya bir kez daha baktım. Ve aklımdan şimşek gibi; “sana son kez bakıyorum. Sen de beni son kez görüyorsun. Seninle vedalaşma vakti geldi” düşüncesi geçti.

Kapı önündeki 43 numara, yumuşak deriden, bağcıklı, siyah renkli ayakkabımı çekecek yardımıyla giydim. Kapıyı arkamdan çekip kilitlemeden çıktım. İkinci kattaki evimin merdivenlerinden inerken koridorda duyduğum ayakkabımdan çıkan o tok sesten başka bir şey değildi. Bu ses odadaki devasa sessizliğe ve içine düştüğüm hiçliğe vurulan bir mühür gibi yankılanıyordu. Merdivenleri hızla indim. Dış kapıyı açtım ve yüzüme çarpan ekim serinliği ve burnuma dolan yeni biçilmiş çimen kokusuyla karşılaştım.

İkinci kattaki evimin penceresinden izlediğim o dünyaya şimdi aşağıdan, tam kalbinden bakıyordum. Birkaç adım atıp, yukarı doğru süzülen çam ağacının gövdesine elimi koydum. Kabuğu sertti. Gerçek, böyle bir şeydi. Gerçeği eğip bükeriz, kendimize göre anlam yükler, şekil çizeriz. Ben de bu ağaçta hayalimde canlandırdığım, düşlediğim ve imgelediğim yumuşaklığı hissedemedim. Her maddenin bir tabiatı vardı ama biz ona kendi tabiatımızdan giydirip, süsleyerek bizleştiriyoruz sanırım.

Sokağa çıktım ve karşı bahçeyle köprü olmuş sarmaşığın altından geçtim. Az önce yukarıdan solgun görünen, dökülmüş olan yan binanın duvarı, erguvanın mor-pembe gölgesiyle adeta tuvale dönüşmüştü. Ressamı nereye gitmişti; dünya biz yokken de dönmüş biz dururken de büyümüştü.

Adımlarım amaçsız ama hızlıydı. Sokağın köşesinde oynayan çocukların sesleri, fırından yükselen taze pide kokusu, Bursa’ ya özgü lodosun hafif uğultusu… Hiç birisi beni ilgilendirmiyordu. Sağ elim cebimde ve sımsıkı tuttuğum titremeyen telefonun hafifliğiyle kalabalığa doğru yürüdüm. Ama içimde sürekli tekrar eden şu cümleyi doğaya haykırmak istiyordum: “Sen bu değişen adamı hiç tanımayacaksın, ben de senin bıraktığın yerde bekleyen o çocuğu bir daha bulamayacağım.” Yarıda kalmış yudumları geride bırakarak kalabalığa karıştım. Önümde, adını bilmediğim yepyeni bir caddenin upuzun kaldırımları uzanıyordu…

Önceki İçerikAFETLERE KARŞI ALINACAK ÖNLEMLER-IV
Sonraki İçerikAFETLERE KARŞI ALINACAK ÖNLEMLER-V
Hüseyin KANZA - ORTAK PAYDAMIZ AFETLER
HÜSEYİN KANZA1970 K. Maraş / Afşin doğumludur. Gaziantep Teknik Lise Elektrik Bölümü, Bursa Polis Okulu Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi, Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü, Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Afet Risk Yönetimi Yüksek Lisans mezunu Halen Anadolu Üniversitesi Tarih Bölümünde öğrenimine devam etmektedir. Vatani görevini yedek subay (Komando Asteğmen) olarak Siirt-Pervari’de tamamladı. 1993 -2005 yılları arasında Bursa, Bitlis, Malatya ve Konya İl Emniyet Müdürlüklerinde Polis Memuru olarak görev yaptı. İçişleri Bakanlığı tarafından açılan Görevde Yükselme Sınavını kazandı ve 2005 yılında Hatay Emniyet Müdürlüğüne Sivil Savunma Uzmanı olarak atandı. Hatay Defterdarlığı, Muğla Milli Eğitim Müdürlüğü, Bursa Sivil Savunma Arama ve Kurtarma Birlik Müdürlüğü, Bursa AFAD ve Bursa İl Özel İdaresinde Sivil Savunma Uzmanı ve Şube Müdürlüğü ile Nizip Çadırkent Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremlerinde Adana, Kahramanmaraş, Malatya ve Hatay illerinde 6 ay görev almıştır. 2020 yılında "Ortak Paydamız Afetler", 2025 yılında "Türkiye'de Afet Yönetim Sistemi Sorunları" isimli kitapları yayımlanmıştır. Bursa ve Kahramanmaraş’ta yayımlanan gazete ve dergilerde, afet ve acil durumlarla ilgili köşe yazarlığı yapmakta olup evli iki çocuk babasıdır. Halen Bursa İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğünde Sivil Savunma Uzmanı olarak görevine devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz