AFETLERDE SİLAHLI KUVVETLERİN ROLÜ…
“Deprem olduğunda yıkılan, sadece binalarımız değildir.”
Yukarıdaki cümleyi çok önemserim. Evet, alt yapı – üst yapı çöker ama yıkılan sadece fiziki yönümüz değildir. Elektrik gider, su gider, haberleşme kesilir, yollarımız kapanır, köprüler çöker, yakınlarımız ölür.
Evet, bütün bunlar olmuştur ve olasıdır. Ancak, 1999 Marmara depreminden 2023 Kahramanmaraş depremine kadar geçen sürede, Türkiye coğrafyasında yaşayan herkes depremin fiziki olduğu kadar psikososyal dalgalarına da maruz kalmıştır.
O dalgalar annelere ağıt yaktırır, ozanlara türkü olur. Şairlerde şiir, resmiyette anıt olur. Duygu olur, yüreklerde ilmek ilmek işlenmiş nakış olur. Zaman geçer, ateşin közü kor, koru kül olur. Aynı acıyı tadan başka canda kül tecrübeye döner, yol olur. Sonra bu yol derdini döktüğü sırdaş olur. Bu sırdaşın ikameti gönüldür, yaren olur. Yıllarca birlikte yaşayacakları ANI olur…
Yıkılan sadece bina değildir evet, umutlarda yıkılır, yel olur. Enkaz altında kalan sadece canlar değildir. Canların yitip gittiği sel olur…
İşte böyle zamanlarda vatandaşın en büyük dayanağı ve yardımcısı DEVLET’ dir. Devletin ilk görünen yüzü, eli ve kolu ise resmi elbise giymiş kamu görevlileridir. Kamu görevlisi düzeni, güveni temsil ve tesis edip afetzedeye de “yalnız” olmadığını hissettirir.
Tabi ki çok çeşitli kurumların resmi üniformalı personelleri vardır. Ancak bugün resmi üniformalıların en kadiminden ve değerlilerinden birisi olan silahlı kuvvetlerden bahsetmek istiyorum.
Şu an Türkiye’de afet yönetiminin başında AFAD kurumu vardır. Ancak, büyük afetler 2009 da kurulan AFAD önderliğindeki yerel idarelerin, sağlığın ve gönüllü kuruluşların mevcut kapasiteleriyle altından kalkabilecekleri bir durum olarak gözükmemektedir. Beklenilen İstanbul depreminin ertesinde ortaya çıkacak emniyet, asayiş, lojistik, ulaştırma, ilk yardım, haberleşme, sevk ve idare gibi birçok unsurun iyi yönetilememesi, ekonomimizin can damarı olan bu bölgenin deprem dalgalarıyla yıkılması, panik, öfke ve çaresizlik yüklenmiş kontrolsüz kalabalıkların kontrol edilememesi gibi durumlar millî güvenlik meselelerini ortaya çıkartacaktır.
Konunun ekonomik boyutu bir tarafa; afet coğrafyasında emniyet ve kamu düzeni sağlanmadan hiçbir faaliyet başlatılamaz. Arama kurtarma, sağlık hizmetleri, iaşe, barınma ve tahliye sistemleri güvenlik olmadan yürütülemez. Bu nedenle bu gibi zamanlarda asker tali unsur değil; devletin en güçlü kriz reflekslerinden biri olmalıdır.
Hepimizin çok iyi bildiği üzere afet ve acil durumların ilk anında olayın hacmine göre, kamu otoritesi bir süreliğine ortadan kalkar. Asker, her an hazır olan gücüyle öncelikle güvenliği sağlar. Kolluk kuvvetlerine yardımcı olarak asayişe müessir fiiller dediğimiz yağma, hırsızlık, kadın-kız ve çocuk kaçırma, gasp vb. olaylarını önler. Caydırıcı gücü ve görüntüsüyle, devlet otoritesini zayıflatıcı faktörlerin oluşumunu engeller.
Ayrıca, sahip olduğu iş makineleriyle enkaz kaldırma, istihkam birlikleri ve köprücü taburlarıyla yol onarımı ve hasır yollar inşa edebilir. Hava, deniz ve kara araçlarıyla ulaşımda büyük kolaylıklar sunarken, seyyar mutfaklarla yemek dağıtımı yapıp vatandaşın iaşe sorununu çözer.
Aslında afete müdahale hiçbir zaman silahlı kuvvetlerin temel görevi olarak düşünülmemiştir. Dünyanın silahlı kuvvetler bazında güçlü ülkelerine bakıldığında; Silahlı Kuvvetlerinin birinci görevi ulusal güvenliği sağlamak ve savaş kapasitesini korumaktır. Afet ve acil durumlara müdahale bu kuvvetler için ikinci seviyeli bir görevi olarak değerlendirilmektedir.
Ülkemizde özellikle 1999 Marmara depremi ve 2023 Kahramanmaraş merkezli deprem örneklerinde olduğu üzere maddi ve manevi kaybı çok büyük afetler meydana gelmiştir. Ülkemiz bir afet ülkesi değildir ama deprem ülkesi olduğumuz realitedir. Bu coğrafyanın kaderi olan depremlerde maddi ve manevi zararı azaltmak ve afetzedeye yalın bir afet yönetimi uygulaması sergileyebilmek için yapılması gerekenlerin başında, afette görevli tüm paydaşların organize hareket edebilmesi yatar. Yani, milli gücümüzün bu gibi olaylarda ortak refleks göstermesi afet yönetiminin olmazsa olmazıdır.
Velhasıl askeri otorite ile sivil otoritenin bu gibi zamanlarda tek çatı altında vatandaşın imdadına koşması, yaraları sarması ve sahada güven unsuru olması bir mecburiyettir. Aksi durum kargaşa, anarşi, kaos ve zarar olarak hanemize yazılır.
Buraya kadar olması gereken ya da iyi niyetle yapılması gerekenleri ifade etmeye çalıştım. Ülkemizde son dönemlerde artan ve birbirini takip eden doğa kaynaklı afetlerin meydana gelmesi ile birlikte toplumda silahlı kuvvetlerden bu afetlere müdahale etmesi beklentisinin arttığı söylenebilir. Ancak, son dönemlerde askerî yardımların, sivil insani yardım faaliyetlerini tamamlayan bir faaliyet olarak kalması ve bu yardımların sivil otoritenin yerini alması noktasına taşınması istenmemektedir.
Bunun nedeni de demokratik ülkelerde afetzedelerin her türlü ihtiyacının karşılanmasının ilk adresi sivil kaynak olmalıdır fikridir. Bu anlayışa göre askerî kaynaklar sivil kaynakların yetersiz kaldığı durumlarda ortaya çıkmalıdır. Zaten pek çok insani yardım örgütü, silahlı kuvvetlerin insani yardım operasyonlarına katılımının sınırlı olması gerektiğini savunmaktadırlar. Bu anlamdaki çatışmanın temelinde “sınır belirsizliği” vardır.
Bu konuyu biraz daha açalım isterseniz. Silahlı kuvvetlerin afet ve acil durumlardaki pozisyonuyla alakalı iki farklı yaklaşım ortaya çıkmaktadır. İlki, afetin dört evresinden birisi olan müdahalelerde silahlı kuvvetlerin etkinliğinin artırılması, ikincisi ise artırılmamasıdır.
Birinci görüşü savunanlar; özellikle büyük çaplı afetlerde, ilk müdahaleyi yapması gereken sivil idarenin veya yerel yetkililerin çoğunlukla yetersiz kaldığını bu nedenle silahlı kuvvetlerin sürece katılmasını zorunluluk olarak görmektedirler. Kaldı ki doğa kaynaklı ya da insan kaynaklı afetlerde sivillere yardım etmek ülke silahlı kuvvetlerinin öncelikli görevleri arasındadır. Ve askeri kapasite bu anlamda çok elverişli imkanlar sunar. Üstelik afet bölgesinde silahlı kuvvetlerin bulunması hem halk için hem de sivil yönetimler açısından önemli bir moral kaynağıdır.
Bu görüşün temsilcileri; silahlı kuvvetlerin afetin meydana geldiği mülki idarenin emrinde ancak kendi emir-komuta bütünlüğü korunarak, sivil otoriteyle uyumlu ancak bürokratik gecikmeye mahkûm edilmeden ve koordinasyon içinde ancak inisiyatifsiz bırakılmadan bu iş birliğinin sahada yürütülebileceğini ifade etmektedirler.
İkinci görüş ise; silahlı kuvvetlerin birinci görevinin yurt içi ve uluslararası afetlere müdahale değil, ülkeyi düşmanlara karşı savunmak ve ulusal çıkarlar için savaş yeteneğini arttırmaktır demektedir. Kaldı ki silahlı kuvvetlerin bu anlamdaki olumlu imajının, halkta sivil otoriteye olan bağlılığı zayıflatıp, erozyona uğratabileceği kaygısı da vardır. Bu durum demokratik olmayan ülkelerde kontrol ve baskı mekanizması olarak da kullanılabilmektedir. Sivil otorite, yerel idareler ve sivil toplum kuruluşları açısından Silahlı Kuvvetlerle sahada organize olmak kolay bir durum olarak gözükmemektedir. Çünkü; sivil örgütlenmelerde şeffaflık ve yatay hiyerarşi varken silahlı kuvvetlerin yukarıdan aşağıya dikey hiyerarşisi ve bilgiyi güvenlik sebebiyle paylaşmak istememesi çatışmayı doğuracak ve bu olumsuz durum sahaya yönetimde uyumsuzluk olarak yansıyacaktır.
Sivil otoriteler, afetin yatay koordinasyon gerektirdiğini düşünürken askeri yapılanmanın bu sürecin yönetilmesinde uygun bir yöntem olmadığını, müdahalenin karmaşık yapısına cevap veremediğini düşünmektedirler.
Başka bir olumsuz husus da kültürel farklılıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Sivil idarenin çalışanları silahlı kuvvetlerin tersine genellikle yaşlı, çok uluslu bir yapı olup kadınları da barındırmaktadır.
Peki hangi görüşü benimsememiz ortak paydamız olan afetlere karşı direnç geliştirme ve en az zararla atlatabilme becerimize katkı sağlayacaktır?
Bu soruya taraf olmadan, hiçbir şeye mecbur kalmadan bir vatandaş olarak cevap vermek istiyorum.
Bütün dünyada silahlı kuvvetler bugüne kadar insani yardım operasyonlarının önemli aktörlerinin başında gelmektedir. Ancak yönetimde asıl sorumlu mutlaka sivil otorite olmalıdır.
Kaldı ki afetzede için önemli olan; DEVLET’ in altında kaldığı enkaza hızlı, şefkatle ulaşması, kurtarması, yarasını sarması ve hayatını eski düzenine getirmesidir. Hatta bu enkazın oluşmaması için önceden tedbir alıp, kendisini uyarmasıdır. Bürokrasinin gerekçeleri, kurumların hiyerarşik yapısı, ideolojik hesaplar vatandaşın umurunda bile değildir. Devletin hangi kolu yaparsa yapsın hiç fark etmez! Planlar, yöntemler, demokratik olsun olmasın usuller… Bunların hiç birisi afetzede açısından geçerli ve yeterli bir mazeret değildir. Vatandaşın devletten beklediği ve istediği bir an önce “YALIN” yöntemlerle hayatını normale döndürmesidir. Enkaz oluşmasını engelleyen, oluştuğunda ise enkaz altından gelen “sesimi duyan var mı?” çağrısına kim hızlı koşar, kim elini uzatırsa devlet odur. Ve giysisinin rengi ne olursa olsun bu kişinin adı her zaman Mehmetçik ‘olacaktır. Gerisi hikâye…
Afetsiz günler dileğiyle…

