Kıymetli okurlarım;
Hayatımda ilk depremi Üniversite öğrenimim sırasında Erzurum’da 30 Ekim 1983 tarihinde KYK Yurdunun 3. Katında yaşadım, ikinci ve üçüncü depremleri 17 Ağustos 1999 ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde yaşadım. Üç büyük depremde de sahada görev yaptım, en son 6 Şubat depremlerinde ise Hatay’da, deprem sonrası yaşanan ihmallerin insanlarımızı hayattan nasıl kopardığına acı bir şekilde tanık oldum. Ne yazık ki her felaketin ardından değişmeyen tek alışkanlığımız oldu: Önce “Başımız sağ olsun.” dedik, ardından acılarımızı yavaş yavaş unuttuk. Ta ki bir sonraki deprem kapımızı çalana kadar…
Yaklaşık altı yıldır ulusal ve yerel gazete ve dergilerde afet yönetimi üzerine yazılar kaleme alıyor, toplumda afet bilincinin gelişmesine katkı sunmaya çalışıyorum. Çünkü inanıyorum ki depremler engellenemez; ancak ihmal, bilgisizlik ve hazırlıksızlık engellenebilir. Eğer yazılan her satır bir insanın hayatına dokunabiliyor, bir aileyi riskli bir binayı sorgulamaya sevk edebiliyor ya da bir yöneticinin daha doğru kararlar almasına sebep oluyorsa, kalemin gerçek anlamda görevini yerine getirdiğine inanıyorum.
“Başımız sağ olsun.”
Sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Bir sonraki deprem olana kadar…
Sonra yine enkazlar… Yine siren sesleri… Yine gözyaşları… Yine televizyon ekranlarında aynı görüntüler… Aynı acılar… Aynı tartışmalar…
Ve yine aynı sorular…
“Müteahhit nerede?”
“Belediye neden izin verdi?”
“Denetimi kim yaptı?”
“Devlet neredeydi?”
Aradan birkaç ay geçiyor.
Her şey unutuluyor.
Ta ki yeni bir deprem olana kadar…
Biz, depremleri değil, toplum olarak hafızamızı kaybediyoruz.
Çünkü bu ülkede deprem olduktan sonra herkes konuşuyor; deprem olmadan önce ise neredeyse hiç kimse konuşmuyor.
En acı olan da şu…
Enkazın başında kader diyoruz.
Oysa kader; çürük demire, eksik betona, kaçak kata, denetlenmeyen projeye, görmezden gelinen riske sığınmak değildir.
Allah’ın yarattığı fay hatlarını suçlamak kolaydır.
Peki ya bizim yaptığımız hatalar?
Onların hesabını kim verecek?
Japonya’da, Şili’de, Yeni Zelanda’da, Amerika’nın bazı eyaletlerinde Türkiye’dekinden çok daha büyük depremler meydana geliyor.
Bulunduğumuz coğrafya, bizden daha fazla sarsılıyor.
Ama toprak, mezarlığına dönüşmüyor.
Çünkü onlar depreme değil, ihmallere karşı mücadele ediyorlar.
Biz ise hâlâ depremi suçluyoruz.
Oysa deprem öldürmüyor.
İhmaller öldürüyor.
Rant öldürmüyor.
Bilim ile hareket etmemek öldürüyor.
Denetimsizlik öldürüyor.
Liyakatsizlik öldürüyor.
Ve en önemlisi…
Yaşananları unutmak öldürüyor.
Her depremden sonra suçlu arıyoruz.
Müteahhidi tutukluyoruz.
Bir iki kamu görevlisi hakkında soruşturma açılıyor.
Sonra dosyalar kapanıyor.
Yeni binalar yükseliyor.
Yeni reklamlar başlıyor.
Ve biz yeniden aynı binalardan daire satın alıyoruz.
Allah aşkına hiç soruyor muyuz?
“Bu binanın zemin etüdü nasıl?”
“Betonun mukavemet durumu nedir?”
“Demir projeye uygun mu?”
“Bu bina gerçekten güvenli mi?”
Bu soruları gerçekten soruyor muyuz, çoğu zaman hayır.
Çünkü ev alırken mutfağın büyüklüğünü bakıyoruz.
Manzarasını soruyoruz.
Otoparkını soruyoruz.
Bir araba alırken bile kılı kırk yarıyoruz
Ama yaşamımızı emanet edeceğimiz binanın güvenliğini yeterince sorgulamıyoruz.
Kıymetli okurlarım, Şimdi belki de en rahatsız edici soruyu sormanın vakti geldi herhalde.
Riskli olduğunu bildiği halde o binada oturmaya devam edenin hiç mi kabahati yok?
İmar affını fırsat görenlerin?
“Bir şey olmaz.” diyenlerin?
Riskli binayı boşaltmayı reddedenlerin?
Afet eğitimini gereksiz görenlerin?
Hiç mi payı yok?
Acı ama gerçek…
Deprem güvenliği yalnızca devletin görevi değildir.
Vatandaşın da sorumluluğu vardır.
Çünkü güvenli şehir, yalnızca sağlam betonla değil, bilinçli insanlarla kurulur.
17 Ağustos’u yaşadık.
12 Kasım’ı yaşadık.
6 Şubat’ı yaşadık.
On binlerce insanımızı toprağa verdik.
Yüz binlerce bina yıkıldı.
Milyarlarca dolarlık ekonomik kayıp yaşadık.
Milyonlarca insan yerinden edildi.
Peki ne öğrendik?
Eğer bugün hâlâ aynı hataları yapıyorsak…
Hiçbir şey.
Çünkü en pahalı ders, öğrenilmeyen derstir.
Bu ülkenin artık enkaz başında kahramanlığa değil, binaların enkaz oluşmadan önce akla ihtiyacı var.
Afet yönetimi; kriz anında enkaz kaldırmak değil, afet olmadan önce riskleri ortadan kaldırmaktır.
Bilim dinlenmeden…
Mühendislik ciddiye alınmadan…
Denetim tavizsiz yapılmadan…
Liyakat esas alınmadan…
Toplum bilinçlenmeden…
Hiçbir yasa bizi kurtaramaz.
Artık suçluyu aynada aramanın zamanı gelmiştir.
Çünkü suçlu yalnızca dayanıksız bina yapan değildir.
Çürük sisteme sessiz kalan da sorumludur.
Riski bildiği hâlde görmezden gelen de sorumludur.
Kuralları ihlal eden de…
Denetlemeyen de…
Sorgulamayan da…
Ve “Bana bir şey olmaz.” diyerek yaşamaya devam eden de bu zincirin bir halkasıdır.
Ez cümle:
Deprem, bu coğrafyanın değişmeyen hakikatidir.
Ama depremin afete dönüşmesi ise bizim tercihimizdir.
Başsağlığı dilemek kolaydır.
Artık bu ülkenin depremden sonra kaldırılacak yeni enkazlara değil, depremden önce kurtarılacak hayatlara ihtiyacı var.

