SAPLA SAMANI AYIRALIM

1
751

Sokaklardan hayvanları topluyoruz. Ama onları nereye götürdüğümüzü, nasıl yaşatacağımızı, akıbetlerinin ne olacağını çoğu zaman bilmiyoruz. Bir sabah mahallenizdeki köpekleri göremiyorsunuz. Yıllardır aynı sokakta yaşayan, esnafın önünde uyuyan, çocukların yanından geçen, mahallenin insanlarını uzaktan tanıyan o köpekler yok.

Soruyorsunuz: — “Topladılar.” — “Nereye götürdüler?” Cevap çoğu zaman sessizlik.

Oysa mesele yalnızca birkaç köpeğin ortadan kaybolması değil. Mesele, bizim başka canlılarla kurduğumuz ilişkinin nasıl değiştiği. Çünkü biz önce onların yaşam alanlarını daralttık. Sonra onları kendi ihtiyaçlarımıza göre değerlendirdik. Şimdi ise onların varlığını bir “sorun” olarak konuşuyoruz.

Kedilere tekme atanlar, köpekleri dövenler, hayvanlara işkence edenler, büyü yapmak için kedilerin patilerini kesenler… Bu ülkede hayvanlara yönelik şiddetin ne kadar ağır sonuçlar doğurduğunu hepimiz biliyoruz. Peki bu şiddetin karşısında ne kadar güçlü bir yaptırım görebiliyoruz? Bir hayvanın canını yakmak bu kadar kolayken, sokakta yaşayan bir hayvanın varlığı neden bu kadar büyük bir mesele haline geliyor? Neden yıllardır birlikte yaşadığımız canlılar, bir anda şehirlerin en büyük problemiymiş gibi anlatılıyor?

Bir de şu “kediler artık fare avlamıyor” meselesi var. Kedileri bile menfaatimiz üzerinden değerlendirmeyi ne zaman bırakacağız? “Kedi beslersen fare avlamaz.” Çünkü karnı doyunca bize hizmet etmeyecekmiş… Kedi evimize fare getirsin, köpek sokağımızı korusun, kuşlar böcekleri yesin… Hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin ölçüsü hep “Bize ne faydası var?” olmak zorunda mı?

Üstelik bu iddianın hayatın kendisiyle pek uyuşmadığını da görüyoruz. Sokakta beslediğimiz kediler hâlâ güvercin peşinde koşuyor, hâlâ böcek yakalıyor. Evden sahiplendiğimiz kediler hâlâ sinekleri, böcekleri avlıyor. Ben bunu kitaplardan değil, yaşayarak biliyorum. Sokaktan bebekken sahiplendiğim kedinin evde yakaladığı sineği ya da böceği bana göstermesi, bunun en basit örneği. Çünkü mama yemek, avlanma içgüdüsünü ortadan kaldırmıyor. Kedinin doğasında olan davranış, mamasını önüne koyduğumuz için sihirli bir şekilde yok olmuyor.

Peki gerçekten sokaklarımız farelerle mi dolu? Elbette şehirlerde fareler var. Elbette farelerin taşıyabileceği hastalıklar konusunda gerekli mücadele yapılmalı. Ama bunun yolu kedileri aç bırakmak mı? Belediyelerin de bu konuda görev ve sorumlulukları var. Üstelik sokakta yaşayan bütün kedilerin beslenmesini sağlayacak kadar fareyi sokağa salmak gibi bir gerçeklik de yok. Kaldı ki bugün sokaklarımızın Hindistan’ın bazı bölgelerinde ya da dünyanın bazı şehirlerinde gördüğümüz ölçekte farelerle dolu olmamasında, sokak kedilerinin ekosistemdeki varlığının hiç mi payı yok?

Hayvanları yalnızca bize sağladıkları fayda üzerinden değerlendirmek bile başlı başına sorunlu. Ama madem mesele fayda hesabı, o zaman bu hesabı yaparken onların doğadaki rollerini de hesaba katalım.

Gelelim köpeklere… Evet, saldırgan köpekler var. Evet, hastalıklı hayvanlar var. Evet, insanlara zarar verme riski taşıyan hayvanlara müdahale edilmesi gerekiyor. Bir çocuğun, yaşlının ya da herhangi bir insanın güvenliğini tehlikeye atan gerçek bir saldırı karşısında “Ama o da bir can” diyerek hiçbir şey yapmamak çözüm değildir.

Ama tam da bu nedenle sapla samanı ayırmak zorundayız. Gerçekten saldırgan olanla, yıllardır aynı mahallede yaşayan köpeği aynı kefeye koyamayız. Hasta olanla sağlıklı olanı, insana saldıranla kendi halinde yaşayanı, tehlike oluşturanla mahallenin köşesinde uyuyanı… Hepsini “köpek” diyerek tek bir kategoriye sokamayız. Çünkü toplamak kolay, ayırmak zor. Ama devletin, belediyelerin ve toplumun görevi zaten zor olanı yapmaktır.

Mahallemizdeki köpeklerin bazıları yıllardır adeta mahallenin doğal bekçisiydi. İnsanları tanıyorlardı. Yabancıyı fark ediyorlardı. Gece sokakta bir hareket olduğunda havlıyorlardı. Şimdi birçoğu yok. Sokaklar daha sessiz. Daha ıssız. Peki bundan sonra ne olacak? Mahallelerde güvenlik yalnızca kameralarla, kapılarla ve kilitlerle mi sağlanacak? Yıllardır o sokaklarda yaşayan hayvanların varlığının oluşturduğu doğal dengeyi bir gecede ortadan kaldırdığımızda ortaya çıkacak sonuçları gerçekten düşündük mü?

Bütün bunları söylerken bir şeyi özellikle belirtmek gerekiyor: Saldırgan hayvanlara müdahale edilmesin demiyorum. İnsanların güvenliği önemlidir. Çocukların güvenliği önemlidir. Hayvanların güvenliği de önemlidir. Ama güvenliği sağlamak ile bütün sokak hayvanlarını aynı tehlike kategorisine koymak aynı şey değildir. Bir köpeğin gerçekten saldırgan olup olmadığına, hastalığına, davranış geçmişine, bulunduğu çevreye ve insanlarla kurduğu ilişkiye bakmadan sadece “sokakta” olduğu için toplamak; sorunu çözmekten çok sorunu başka bir yere taşımaktır. Üstelik bu hayvanların nereye götürüldüğünü, hangi koşullarda yaşayacağını ve sonrasında ne olacağını bilmeden yapılan her uygulama toplumun endişesini daha da büyütür.

Şunu da kendimize sormamız gerekiyor: Yüzyıllardır bizimle birlikte yaşayan kediler ve köpekler gerçekten son beş yılda mı sorun oldu? Şehirler değişti. Mahalleler değişti. İnsanların yaşam biçimleri değişti. Beton arttı. Yeşil alanlar azaldı. Hayvanların doğal yaşam alanları daraldı. Ve şimdi onların varlığından rahatsız oluyoruz.

Oysa belki de asıl sormamız gereken soru şu: Biz onların yaşam alanlarına ne kadar saygı gösterdik? Onların doğasını ne kadar koruduk? Onları yalnızca ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda, ihtiyaç duymadığımızda ise ortadan kaldırılabilir canlılar olarak mı gördük?

Bir kediyi beslemek yalnızca önüne mama koymak değildir. Bir köpeği korumak yalnızca onu sokakta bırakmak da değildir. Bu mesele yalnızca “hayvanseverler” ile “hayvan sevmeyenler” arasında bir kavga olarak ele alınamayacak kadar büyük.

  • Mesele, insan güvenliği ile hayvanların yaşam hakkını birbirinin karşısına koymadan bir düzen kurabilmek.
  • Mesele, saldırgan olanla olmayanı ayırabilmek.
  • Mesele, hastalıklı olanla sağlıklı olanı ayırabilmek.
  • Mesele, hayvanlara şiddet uygulayanları gerçekten denetlemek.
  • Mesele, belediyelerin sorumluluğunu yerine getirmesi.
  • Mesele, sokak hayvanlarının kontrolsüz çoğalmasını önleyecek bilimsel ve sürdürülebilir yöntemler geliştirmek.
  • Ve en önemlisi… Mesele, sapla samanı ayırmak.

Çünkü bir toplumun vicdanı, kendisinden daha güçsüz olana nasıl davrandığında ortaya çıkar. Bugün sokaktaki bir kedinin yaşamına, bir köpeğin varlığına ne kadar değer verdiğimiz yalnızca hayvanlarla ilgili değildir. Aslında kendimize dair bir şey söylüyoruz. Nasıl bir şehirde yaşamak istediğimizi, nasıl bir toplum olmak istediğimizi ve gücü yetmeyenlerin hayatına ne kadar yer açabildiğimizi…

Sokaklar yalnızca bizim değil. Şehirler yalnızca bizim değil. Yaşam yalnızca bizim değil.

O halde gelin, önce korkuyu değil gerçeği konuşalım. Gerçekten tehlikeli olanla kendi halinde yaşayanı ayıralım. Gerçekten çözüm üretelim. Ama bunu yaparken yıllardır aynı sokakta bizimle birlikte yaşayan canları da “fazlalık” ilan etmeyelim.

Çünkü bazen bir sorunu çözmeye çalışırken, asıl kaybettiğimiz şey sorunun kendisi değil; vicdanımız olabilir.

Önceki İçerikAFETLERE KARŞI ALINACAK ÖNLEMLER-I
Sonraki İçerikMakas
Çimen AKGÜN
25 Aralık 1985 tarihli, İzmir iline bağlı Ödemiş ilçesi doğumluyum. İlkokulu Anafartalar ilkokulunda tamamladım. Ardından orta üçe kadar Ödemiş İlköğretim ortaokulundaydım. Fakat orta sonu Kuşadası Çakabey ilköğretim okulunda tamamladım ve ardından sınavı kazanarak Kuşadası Derici Mustafa Gürbüz Anadolu Lisesini tamamladım. Lisansım ise Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümü olup, ilk yüksek lisansım İstanbul Üniversitesi Adli Tıp alanıdır. Hukuk dalları üzerine KPSS, SMMM ve Açık Öğretim kurslarında 8 sene öğretmenlik yaptım, Adli Tıp alanında da hukuk üzerine çalışmalar yaptım. Lise hayatımdan beri uğraştığım tiyatro alanında akademik olarak yer almak için 2012 yılında konservatuar sınavlarına girerek bu alanda tezli yüksek lisansımı tamamladım. Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü yüksek lisans mezunuyum. İlk olarak Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği Hayat Devam Ediyor adlı dizide yer aldım. Ardından Görevimiz Komedi adlı yarışma programında Rasim Öztekin’in takımında finalist olarak bulundum. Sonrasında Vatanım Sensin, Kalp Atışı ve TRT de mini dizi olarak yer alan ALİJA adlı dizilerde yer aldım. İlk reklam filmim Koroplast markası ile oldu. Ardından Pekfood markasının börek ürününün reklam yüzü oldum. Tiyatro anlamında Atölye Tiyatrosu, Tiyatro Arı, İstanbul Kumpanyası ve son olarak Kedi Sahne Sanatlarında oyuncu, reji asistanı, yönetmen yardımcısı olarak yer aldım. Kısa bir süre için de İstanbul Şehir Tiyatroları bünyesinde atölye sonu oyunlarında yer aldım. Oyunculuk mesleğimin yanı sıra aynı zamanda da profesyonel dans eğitmenliği, yaşam koçluğu, motivasyon koçluğu, kişisel gelişim uzmanlığı ve yaratıcı drama eğitmenliği yapmaktayım. “Yazmak” küçük yaştan beri çok sevdiğim bir hobimdi. Zamanla profesyonelleşen bir hal alarak dergilerde, sosyal medyada ve dijital gazetelerde yazmaya başladım. Şiir, çocuk kitabı, şarkı sözü, makale, tiyatro oyunu gibi çeşitli ve farklı alanlarda yazmaya devam ettim. Girişimci Gazetesinde uzun süre makaleler yazdım. Yazmak; benim, hiç tanımadığım hayatlara ve insanlara dokunduğum en özel alanlardan biri oldu. Oyunculuk tutkum ile örtüşen en güzel alanım. Bu sebeple hayalim olan ilk kitabımı Oku Dene Gör Yaşa adı ile Haziran 2024’te Diyonysos Yayın Grubu ile birlikte çalışarak yayınlattım. Çok yönlü olmayı, araştırmayı seven biriyim. Gelişime açık olmak hayat yolculuğumun rotası. Her alanda iletişim kurmayı ve hayatlara dokunmayı seven biriyim. Eğitim hayatıma oyunculuk alanında doktora yaparak devam etmeyi planlamaktayım. Hala daha eğitimler almaya ve vermeye devam eden bir oyuncu, yazar ve eğitmenim.

1 Yorum

  1. Harika bir konuya değinip, bu ayrımı göz ardı edenlere farkındalık kazandırdığın için teşekkür ediyorum. Kalemine sağlık hocam💛

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz