Asgari Ücretle Süper Kahraman Aranıyor!
İş ilanlarını okurken bazen yanlışlıkla Marvel filminin oyuncu seçmelerine girdiğimi düşünüyorum.
Aranan özellikler bitmiyor.
Üniversite mezunu olacak.
İki yabancı dil bilecek.
Bilgisayar programlarına hâkim olacak.
İletişimi güçlü olacak.
Satış yapacak.
Rapor hazırlayacak.
Kriz yönetecek.
Esnek çalışacak.
Hafta sonu gerektiğinde “tabii ki” diyecek.
Mesaiye kalacak.
Güler yüzlü olacak.
Stres yönetebilecek.
Takım oyuncusu olacak.
Liderlik vasfı taşıyacak.
Kısacası hem Clark Kent olacak hem Superman…
Maaş?
“Asgari ücret civarı.”
Şaka değil.
İşveren gerçekten bunu yazıyor ya da mülakatta bunu teklif ediyor.
Sonra da dönüp büyük bir şaşkınlıkla şu cümleyi kuruyor:
“Kimse çalışmak istemiyor.”
Hayır.
Kimse emeğini yok saydırmak istemiyor.
İş görüşmeleri artık başlı başına psikolojik dayanıklılık sınavına dönüştü.
Bir koltukta oturuyorsunuz. Karşınızda üç kişi.
İlk soru:
“Kendinizden bahseder misiniz?”
İkinci soru:
“Beş yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?”
İçinizden geçen cevap belli:
“Önce bu ay kirayı ödeyebileceğim bir yerde…”
Ama tabii bunu söyleyemiyorsunuz.
Sonra geliyor meşhur soru…
“Çocuğunuz var mı?”
Varsa neden sorun?
Yoksa neden merak?
Daha acısı, bu soruyu çoğu zaman başka bir kadın soruyor.
Kadınların çalışma hayatında yaşadığı zorlukları en iyi yine kadınların anlaması gerekirken, bazen en ağır önyargılar tam da orada karşınıza çıkıyor.
Bir başka klasik…
“CV’niz gerçekten çok başarılı.”
Teşekkür ediyorsunuz.
Ardından maaş beklentinizi söylüyorsunuz.
Bir anda odanın havası değişiyor.
“Sizin yaptığınız iş o kadar da zor değil.”
İlginç…
Az önce öve öve bitiremediğiniz deneyim, maaş konuşulunca nasıl bir anda değersizleşiyor?
Bir de öğretmen veya eğitmen iseniz mesela sizden; deneme dersleri, mühendis ya da mimar iseniz de sizden ücretsiz projeler, hangi alandan olursanız olun “önce bir görelim” süreçleri var.
İşe alınacağınız bile belli değil ama sizden profesyonel hizmet bekleniyor.
Emeğin ücretsiz demosu olmaz.
Bir de şu cümle var ki, adeta yılın bahanesi seçilmeli:
“Size bu maaşı verirsek diğer çalışanlarımıza haksızlık olur.”
Belki de yıllardır düşük ücret verdiğiniz çalışanlara haksızlık ettiğinizi kabul etmenin zamanı gelmiştir.
Çünkü adalet, yeni gelenin maaşını düşürerek sağlanmaz.
Hak edene hak ettiğini vererek sağlanır.
İşverenlerin bir kısmı hâlâ çalışanların kira ödediğini, markete gittiğini, faturalarının geldiğini unutuyor.
Sanki insanlar ev sahibiyle “Bu ay patron düşük maaş verdi.” diyerek pazarlık yapabiliyor.
Sanki elektrik şirketi, “Maaşınız yetmediyse sorun değil, bu ay ücretsiz kullanın.” diyor.
Ya da market kasasında…
“Bugün maaşım düşük yattı.”
“Hiç önemli değil efendim, biz de sizi idare edelim.”
Böyle bir dünya yok.
Ama bazı mülakat odalarında hâlâ var sanılıyor.
İnsanlar artık iş değil, saygı arıyor.
Emeklerinin karşılığını arıyor.
İnsanca yaşamaya yetecek bir ücret arıyor.
Çünkü mesele para hırsı değil.
Mesele, ay sonunu hesap makinesiyle değil, onuruyla getirebilmek.
İşverenlerin de ekonomik zorluklar yaşadığı bir gerçek evet, kabul ediyoruz; ancak bu durum, çalışanların emeğini değersizleştirmeyi haklı çıkarmaz. Sağlıklı bir çalışma hayatı ancak karşılıklı saygı ve adil ücret politikasıyla mümkündür.
Bu yüzden artık şu klişeyi bırakalım.
“Kimse iş beğenmiyor.”
Hayır.
İnsanlar, emeklerinin ucuzlatılmasını beğenmiyor.
Ve bir toplum emeğe değer vermeyi bıraktığında, sadece çalışanı değil; geleceğini de kaybetmeye başlar.




