Kuyunun Gölgesi
Kör bir kuyunun dibindeyim sanki, Evet, tam orada; kardeşlerin sırt çevirdiği, o utançla atıldığım yerde. Kuyu serin ve sessiz ama içimde bir kova incir eziliyor tatlı bir telaşla. Hayır, hayır, incirler değil; çocukluğumdan kalma o emanet yaz gülümsemesi var yüzümde. Kirpiklerimin ucunda asılı duran o yabancı ama can yakan eğreti tebessüm…
Kimin bu gülümseme? Sana ait, evet, sana. Sen gülünce Mısır’a sultan oluyorum da haberim yok. Yusuf’u karanlığa bırakan o eski eller şimdi ne yapıyor acaba? Kuyu derin, kuyu serin; kuyu ıslak bir anne şefkati gibi sarıyor gövdemi ama korkmuyorum.
Çünkü yukarılardan, o daracık taş ağzından sarkan şey ne? Bir ip değil, bir kervan halatı hiç değil… Senin saçların, evet, senin saçların dökülüyor o kuyunun zifiri karanlığına. Üstüme serilen o yabani ve koruyucu gölgelik saçların işte, Oradayım, saçlarının altında saklanıyorum.
Kuyunun iniltisini bastıran o koku, incir sütü gibi yapışkan ve tatlı bir hüzün… Yusuf kuyudan çıktı mı bilmiyorum, belki de hiç çıkmak istemedi. Çünkü kim görebilirdi ki dışarıdaki o gaddar güneşi? Bu saç gölgeliğinde uyumak varken, Bu emanet gülümsemeyi bir zırh gibi kuşanıp rüyalara dalmak varken…
Bırak kalsın kuyu, bırak, kalsın kervanlar yalan. Saçlarının teli kurtarsın beni bu azapta. Adım attığın her yer, içimdeki Yusuf’un çıkmak istemediği kuyudur. Çıkarsa senden başkası değer korkusu gözlerinde…




