Karnı tok olanın vaaz vermesi kolaydır. Sıcak yatağında uyuyan, yarın kirasını nasıl ödeyeceğini düşünmeyen, çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını hesaplamak zorunda olmayan bir insan için “Hamd et”, “Şükret”, “Sabret” demek son derece kolaydır.
Ama asıl soru şudur: Bu sözleri, ay sonunu getiremeyen bir insana söylemeye hakkınız var mı?
Borç içinde yaşayan, evine icra kâğıdı gelmesinden korkan, çocuğuna istediğini alamayan, kirasını ödeyemeyen, işsiz kalan, haksızlığa uğrayan, açıkta kalan, karnını doyurmakta zorlanan bir insana dönüp “Şükret, daha kötüsü de var” demek hangi ahlakın gereğidir? Hangi dinin? Hangi öğretinin?
Hiçbir gerçek ahlak anlayışı, hiçbir inanç sistemi ve hiçbir insani öğreti, güçlü olanın zayıf olana yukarıdan bakarak sabır vaazı vermesi üzerine kurulmamıştır. Tam tersine… Ahlakın temelinde paylaşmak vardır. Yardımlaşmak vardır. Elindekini bölüşmek vardır. Bir insanın yarasına merhem olmak vardır. Bir kalbe dokunmak, bir hayatı ayağa kaldırmak vardır.
Eğer bir insan açken siz ona sürekli sabır anlatıyorsanız ama sofranızı paylaşmıyorsanız, orada ahlaktan değil, vicdan yoksunluğundan söz etmek gerekir. Çünkü aç insana sabrı öğretmeden önce ekmek gerekir. Borçluya şükret demeden önce onun yükünü anlamak gerekir. Haksızlığa uğrayana kader anlatmadan önce adalet gerekir.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, sahip olduklarının gerçekten kendisine ait olduğunu sanmasıdır. Oysa doğa bile bize bunun böyle olmadığını her fırsatta gösterir. Bir depremde… Bir selde… Bir yangında… Bir afette… Bir anda sahip olduğunuzu sandığınız her şeyin ne kadar geçici olduğunu anlarsınız. Eviniz, paranız, eşyalarınız, makamınız, itibarınız… Bir anda hiçbir şeyiniz kalmayabilir. İşte o zaman insan acizliğiyle karşılaşır.
Ve belki de asıl soru tam burada ortaya çıkar: Her şeyinizi kaybettiğinizde de başkalarına aynı rahatlıkla “Şükret, sabret” diyebilecek misiniz?
Sıcak evinizde otururken sabrı anlatmak kolaydır. Karnınız tokken açlığa öğüt vermek kolaydır. Cebiniz doluyken yoksulluğu romantikleştirmek kolaydır. Ama yokluğu yaşamadan yokluk üzerine vaaz vermek, çoğu zaman bilgelik değil, ayrıcalığın farkında olmamaktır.
Bugün özellikle sosyal medyada yeni bir sektör oluştu. İnsanların acıları üzerinden konuşanlar… Yoksulluğu “manevi bir sınav” diyerek normalleştirenler… Ekonomik çaresizliği “şükretmeyi öğrenmek” olarak sunanlar… Ve bütün bunları yaparken bu öğütlerden para kazananlar… Seminerlerde, televizyon programlarında, sosyal medya hesaplarında insanlara sabır tavsiye edenlerin önemli bir kısmı, bu tavsiyeleri verirken oldukça konforlu bir hayat sürüyor.
Ve insan ister istemez soruyor: Sizin şükür dediğiniz şey, başkasının mecburiyeti olabilir mi?
Bir insanın yoksulluğunu kader diye açıklamak, çoğu zaman yoksulluğu ortadan kaldırmak için hiçbir şey yapmamayı kolaylaştırır. Fakirliği normalleştirmek, toplumsal eşitsizliği görünmez hâle getirir. “Sabret” dersiniz. “Şükret” dersiniz. “Daha kötüsü de var” dersiniz. Ve böylece asıl sorular sorulmaz:
Neden insanlar bu kadar yoksul?
Neden çalıştığı hâlde geçinemiyor?
Neden çocuklar yoksulluk içinde büyüyor?
Neden insanlar borçlanmadan temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor?
Neden bazıları her geçen gün daha çok kazanırken, bazıları hayatta kalma mücadelesi veriyor?
İşte bu soruların yerine sürekli sabır ve şükür konulduğunda, yoksulluk yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkar; sistem tarafından normal kabul edilen bir kadere dönüştürülür. Ve en tehlikelisi de budur.
Umut tacirliği. İnsanların çaresizliğinden umut üreten, acısından takipçi kazanan, yoksulluğundan içerik çıkaran ve onların çaresizliğine öğüt satarak para kazananlar… Belki de en çok onlara dikkat etmek gerekiyor. Çünkü gerçek umut, insanlara boş sözler vermek değildir. Gerçek umut, bir insanın hayatında somut bir değişiklik yaratmaktır. Gerçek umut, aç olanın sofrasına ekmek koymaktır. Borçlunun yükünü hafifletmektir. Haksızlığa uğrayanın yanında durmaktır. Düşene “sabret” demek değil, elini uzatıp onu ayağa kaldırmaktır.
Kimse sahip olduklarının gerçek sahibi değildir. Kimse başkasının hayatı üzerinden ahkâm kesme hakkına sahip değildir. Ve hiç kimse, kendi konforlu dünyasından çıkarak başka insanların yoksulluğunu romantikleştirmemelidir.
Bu nedenle sosyal medyada, televizyonlarda, seminerlerde ve kürsülerde sürekli sabır ve şükür vaazı verenlere bir çift sözüm var: Yokluğa düştüğünüzde de aynı şeyleri söyleyebilecek misiniz? Karnınız açken? Borç içinde uyurken? Evinizin kirasını ödeyemezken? Çocuğunuzun ihtiyacını karşılayamazken? Haksızlığa uğrayıp sesinizi duyuramazken?
Eğer o gün geldiğinde de aynı rahatlıkla “Şükret ve sabret” diyebilecekseniz, belki söyledikleriniz üzerine konuşabiliriz. Ama bugün sıcak yatağınızda, karnınız tok, cebiniz doluyken; başkasının yoksulluğunu sabırla, şükürle ve kaderle açıklamaya çalışmayın.
Çünkü insanların ihtiyacı her zaman vaaz değildir. Bazen bir lokma ekmektir. Bazen adalettir. Bazen dayanışmadır. Bazen yalnızca gerçekten anlaşılmaktır.
Ve unutmayalım: Ahlak, yoksula şükretmesini söylemek değil; yoksulluğu azaltmak için elinden geleni yapmaktır. İnanç, aç olana sabrı öğretmek değil; onun açlığını görmektir. İnsanlık ise düşene “Dayan” demek değil, onu yerden kaldırmaktır.




