spot_img
Ana SayfaAileKarnı Tok Olanın Şükür Vaazı

Karnı Tok Olanın Şükür Vaazı

Karnı tok olanın vaaz vermesi kolaydır. Sıcak yatağında uyuyan, yarın kirasını nasıl ödeyeceğini düşünmeyen, çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını hesaplamak zorunda olmayan bir insan için “Hamd et”, “Şükret”, “Sabret” demek son derece kolaydır.

Ama asıl soru şudur: Bu sözleri, ay sonunu getiremeyen bir insana söylemeye hakkınız var mı?

Borç içinde yaşayan, evine icra kâğıdı gelmesinden korkan, çocuğuna istediğini alamayan, kirasını ödeyemeyen, işsiz kalan, haksızlığa uğrayan, açıkta kalan, karnını doyurmakta zorlanan bir insana dönüp “Şükret, daha kötüsü de var” demek hangi ahlakın gereğidir? Hangi dinin? Hangi öğretinin?

Hiçbir gerçek ahlak anlayışı, hiçbir inanç sistemi ve hiçbir insani öğreti, güçlü olanın zayıf olana yukarıdan bakarak sabır vaazı vermesi üzerine kurulmamıştır. Tam tersine… Ahlakın temelinde paylaşmak vardır. Yardımlaşmak vardır. Elindekini bölüşmek vardır. Bir insanın yarasına merhem olmak vardır. Bir kalbe dokunmak, bir hayatı ayağa kaldırmak vardır.

Eğer bir insan açken siz ona sürekli sabır anlatıyorsanız ama sofranızı paylaşmıyorsanız, orada ahlaktan değil, vicdan yoksunluğundan söz etmek gerekir. Çünkü aç insana sabrı öğretmeden önce ekmek gerekir. Borçluya şükret demeden önce onun yükünü anlamak gerekir. Haksızlığa uğrayana kader anlatmadan önce adalet gerekir.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri, sahip olduklarının gerçekten kendisine ait olduğunu sanmasıdır. Oysa doğa bile bize bunun böyle olmadığını her fırsatta gösterir. Bir depremde… Bir selde… Bir yangında… Bir afette… Bir anda sahip olduğunuzu sandığınız her şeyin ne kadar geçici olduğunu anlarsınız. Eviniz, paranız, eşyalarınız, makamınız, itibarınız… Bir anda hiçbir şeyiniz kalmayabilir. İşte o zaman insan acizliğiyle karşılaşır.

Ve belki de asıl soru tam burada ortaya çıkar: Her şeyinizi kaybettiğinizde de başkalarına aynı rahatlıkla “Şükret, sabret” diyebilecek misiniz?

Sıcak evinizde otururken sabrı anlatmak kolaydır. Karnınız tokken açlığa öğüt vermek kolaydır. Cebiniz doluyken yoksulluğu romantikleştirmek kolaydır. Ama yokluğu yaşamadan yokluk üzerine vaaz vermek, çoğu zaman bilgelik değil, ayrıcalığın farkında olmamaktır.

Bugün özellikle sosyal medyada yeni bir sektör oluştu. İnsanların acıları üzerinden konuşanlar… Yoksulluğu “manevi bir sınav” diyerek normalleştirenler… Ekonomik çaresizliği “şükretmeyi öğrenmek” olarak sunanlar… Ve bütün bunları yaparken bu öğütlerden para kazananlar… Seminerlerde, televizyon programlarında, sosyal medya hesaplarında insanlara sabır tavsiye edenlerin önemli bir kısmı, bu tavsiyeleri verirken oldukça konforlu bir hayat sürüyor.

Ve insan ister istemez soruyor: Sizin şükür dediğiniz şey, başkasının mecburiyeti olabilir mi?

Bir insanın yoksulluğunu kader diye açıklamak, çoğu zaman yoksulluğu ortadan kaldırmak için hiçbir şey yapmamayı kolaylaştırır. Fakirliği normalleştirmek, toplumsal eşitsizliği görünmez hâle getirir. “Sabret” dersiniz. “Şükret” dersiniz. “Daha kötüsü de var” dersiniz. Ve böylece asıl sorular sorulmaz:

Neden insanlar bu kadar yoksul?

Neden çalıştığı hâlde geçinemiyor?

Neden çocuklar yoksulluk içinde büyüyor?

Neden insanlar borçlanmadan temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor?

Neden bazıları her geçen gün daha çok kazanırken, bazıları hayatta kalma mücadelesi veriyor?

İşte bu soruların yerine sürekli sabır ve şükür konulduğunda, yoksulluk yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkar; sistem tarafından normal kabul edilen bir kadere dönüştürülür. Ve en tehlikelisi de budur.

Umut tacirliği. İnsanların çaresizliğinden umut üreten, acısından takipçi kazanan, yoksulluğundan içerik çıkaran ve onların çaresizliğine öğüt satarak para kazananlar… Belki de en çok onlara dikkat etmek gerekiyor. Çünkü gerçek umut, insanlara boş sözler vermek değildir. Gerçek umut, bir insanın hayatında somut bir değişiklik yaratmaktır. Gerçek umut, aç olanın sofrasına ekmek koymaktır. Borçlunun yükünü hafifletmektir. Haksızlığa uğrayanın yanında durmaktır. Düşene “sabret” demek değil, elini uzatıp onu ayağa kaldırmaktır.

Kimse sahip olduklarının gerçek sahibi değildir. Kimse başkasının hayatı üzerinden ahkâm kesme hakkına sahip değildir. Ve hiç kimse, kendi konforlu dünyasından çıkarak başka insanların yoksulluğunu romantikleştirmemelidir.

Bu nedenle sosyal medyada, televizyonlarda, seminerlerde ve kürsülerde sürekli sabır ve şükür vaazı verenlere bir çift sözüm var: Yokluğa düştüğünüzde de aynı şeyleri söyleyebilecek misiniz? Karnınız açken? Borç içinde uyurken? Evinizin kirasını ödeyemezken? Çocuğunuzun ihtiyacını karşılayamazken? Haksızlığa uğrayıp sesinizi duyuramazken?

Eğer o gün geldiğinde de aynı rahatlıkla “Şükret ve sabret” diyebilecekseniz, belki söyledikleriniz üzerine konuşabiliriz. Ama bugün sıcak yatağınızda, karnınız tok, cebiniz doluyken; başkasının yoksulluğunu sabırla, şükürle ve kaderle açıklamaya çalışmayın.

Çünkü insanların ihtiyacı her zaman vaaz değildir. Bazen bir lokma ekmektir. Bazen adalettir. Bazen dayanışmadır. Bazen yalnızca gerçekten anlaşılmaktır.

Ve unutmayalım: Ahlak, yoksula şükretmesini söylemek değil; yoksulluğu azaltmak için elinden geleni yapmaktır. İnanç, aç olana sabrı öğretmek değil; onun açlığını görmektir. İnsanlık ise düşene “Dayan” demek değil, onu yerden kaldırmaktır.

spot_img
Çimen AKGÜN
Çimen AKGÜNhttps://dionysosyayingroup.com/magaza/edebiyat/oku-dene-gor-yasa-cimen-akgun/
25 Aralık 1985 tarihli, İzmir iline bağlı Ödemiş ilçesi doğumluyum. İlkokulu Anafartalar ilkokulunda tamamladım. Ardından orta üçe kadar Ödemiş İlköğretim ortaokulundaydım. Fakat orta sonu Kuşadası Çakabey ilköğretim okulunda tamamladım ve ardından sınavı kazanarak Kuşadası Derici Mustafa Gürbüz Anadolu Lisesini tamamladım. Lisansım ise Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümü olup, ilk yüksek lisansım İstanbul Üniversitesi Adli Tıp alanıdır. Hukuk dalları üzerine KPSS, SMMM ve Açık Öğretim kurslarında 8 sene öğretmenlik yaptım, Adli Tıp alanında da hukuk üzerine çalışmalar yaptım. Lise hayatımdan beri uğraştığım tiyatro alanında akademik olarak yer almak için 2012 yılında konservatuar sınavlarına girerek bu alanda tezli yüksek lisansımı tamamladım. Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü yüksek lisans mezunuyum. İlk olarak Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği Hayat Devam Ediyor adlı dizide yer aldım. Ardından Görevimiz Komedi adlı yarışma programında Rasim Öztekin’in takımında finalist olarak bulundum. Sonrasında Vatanım Sensin, Kalp Atışı ve TRT de mini dizi olarak yer alan ALİJA adlı dizilerde yer aldım. İlk reklam filmim Koroplast markası ile oldu. Ardından Pekfood markasının börek ürününün reklam yüzü oldum. Tiyatro anlamında Atölye Tiyatrosu, Tiyatro Arı, İstanbul Kumpanyası ve son olarak Kedi Sahne Sanatlarında oyuncu, reji asistanı, yönetmen yardımcısı olarak yer aldım. Kısa bir süre için de İstanbul Şehir Tiyatroları bünyesinde atölye sonu oyunlarında yer aldım. Oyunculuk mesleğimin yanı sıra aynı zamanda da profesyonel dans eğitmenliği, yaşam koçluğu, motivasyon koçluğu, kişisel gelişim uzmanlığı ve yaratıcı drama eğitmenliği yapmaktayım. “Yazmak” küçük yaştan beri çok sevdiğim bir hobimdi. Zamanla profesyonelleşen bir hal alarak dergilerde, sosyal medyada ve dijital gazetelerde yazmaya başladım. Şiir, çocuk kitabı, şarkı sözü, makale, tiyatro oyunu gibi çeşitli ve farklı alanlarda yazmaya devam ettim. Girişimci Gazetesinde uzun süre makaleler yazdım. Yazmak; benim, hiç tanımadığım hayatlara ve insanlara dokunduğum en özel alanlardan biri oldu. Oyunculuk tutkum ile örtüşen en güzel alanım. Bu sebeple hayalim olan ilk kitabımı Oku Dene Gör Yaşa adı ile Haziran 2024’te Diyonysos Yayın Grubu ile birlikte çalışarak yayınlattım. Çok yönlü olmayı, araştırmayı seven biriyim. Gelişime açık olmak hayat yolculuğumun rotası. Her alanda iletişim kurmayı ve hayatlara dokunmayı seven biriyim. Eğitim hayatıma oyunculuk alanında doktora yaparak devam etmeyi planlamaktayım. Hala daha eğitimler almaya ve vermeye devam eden bir oyuncu, yazar ve eğitmenim.
İLİŞKİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Reklam -spot_img
- Reklam -spot_img

Popüler